19 Ekim 2018 Cuma
 
ANA SAYFA FOTO GALERİ KIRIKKALE WEB TV İLÇE-BELDE HABERLERİ
Haber Ara  
 
TGF’de Büyük Bir Ailedir
TGF’de Büyük Bir Ailedir
Öztürk’ten Çiftçilere ve Taşıma Sektörüne Müjdeli Haber
Öztürk’ten Çiftçilere ve Taşıma Sektörüne Müjdeli Haber
Ticaret Borsası’ndan enflasyon mücadelesi
Ticaret Borsası’ndan enflasyon mücadelesi
Fikir Sizin Kırıkkale Hepimizin
Fikir Sizin Kırıkkale Hepimizin
  YAZARLARIMIZ
28 ŞUBATIN HATIRLATTIKLARI
12 Ağustos 2014 Salı Bu yazı 13483 kez okunmuştur.
 
  
Yazı boyutu : 13 Punto 15 Punto 17 Punto 19 Punto

 

28 Şubat darbesinin müsebbipleri yargılanıyor. Doğrusu oh ne ala diyemiyor, sevinemiyorum! Onlarda hak ettiklerini her iki cihanda bulsunlar diyebiliyorum. Ve sadece bu meselenin fani dünyada bitmeyeceğinin de bilinmesini istiyorum. Çünkü kul hakkı hiç bir hakla ödenemez, benzemez, kişiyle helalleşmedikçe ödenemeyecek bir haktır. Ve o dönem zulüm edenlerinin üzerinde kul hakkı vardır.

Ve işte o insanlara karşı hiç bir şekilde kin, intikam gibi duygular içinde değilim. Çünkü bizim gibilerinin yüreğinde duramaz, barınamaz sefil saydığımız o çirkin duygular... O duygular ancak ve ancak o sefil insanlara yakışır.

Hatırlıyorum o karabasanlı günleri... Türkiye’nin üstüne çökmüşlerdi gul yabaniler... Sanki ülke işgal altındaydı... Başı örtülülerin başörtüleri çekilip başından alınıyordu. Ne büyük bir zülüm vardı. Yaşamayan, hissetmeyen bilmez bunları.

Bir film şeridi gibi gelip geçiyor gözlerimin önünden... Ne huzursuz, hukuksuz, arsız günlerdi. İşte o günler memuriyetimizin ilk yıllarına rastlar... Kendimizce hayatımızı kurmaya çalıştığımız yıllar... Askerliğimizi daha yenice bitirmiş, girdiğim ilk sınavı Rabbin izniyle kazanmıştım. Sonrasında Anadolu’dan, Ege’nin bir vilayetine tayin olmuş bir yıl sonrada evlenmiştim. Ve kira derdiyle, düğün borcuyla gelen mutluluk kırıntıları vardı yüreğimde...

Çok sürmeyecekti o mutluluk kırıntıları... Öyle ya bizim gibilerin neyineydi mutluluk! Acaba hiç hak etmiyorduk bizler mutluluğu? Gülümseyen bir yüzümüz olsa da, ömrü boyunca kahkaha atmamış, hüzünlü bir insandık her halimizle bizler Anadolu’nun gariban, hüzünkar çocuklarıydık.

 

* * *

 

Televizyonlar ve gazetelerden başlatılan psikolojik harekatla birlikte puslu, karanlık, senaryoya dayalı bir devir başlıyordu. Artık üşüme zamanıydı. Kış çok çetin geçiyordu. Senaryolar bir yerlerde yazılıyor, oyuncu ve figüranlar parayla ayarlanıyor, çekimler yapılıyor akşam ana haberlerde Akşam Tiyatrosu gösterime giriyordu.

Devrin hükümeti bahane edilerek tüm inançlı insanlar hedef alınıyordu. Hâlbuki bizim gibiler, yalnızlıkla, borçla, gurbetle kendi halimizdeydik. Hayatımızı idame ettirmenin evimizi geçindirmenin derdindeydik. Bizlerden kim ne isterdi?

Bizler bu haldeyken, her gün bir gazetenin manşetinde sözde irtica haberleri ve inançlı insanlara saldırılar şiddetini artırarak devam ediyordu. Birçokları namaz kılmaktan, cumaya gitmekten, gümüş yüzük takmaktan, inançlı sözler etmekten yada bazı gazete ve dergilere abone olmaktan dahi imtina eder olmuşlardı.

Vay ki, vay kadersiz ülkemin kadersiz mazlum çocuklarına... Kadersiz ülkem kimlerin elindeydi...

 

Amirle beraber içki içmek, ikiyüzlü olmak, başını açmak gibi şeyler artık geçer akçeydi ve baş tacıydı o insanlar... Kaba güç, kaba söz hakimdi. Ahlaksızların, jurnalcilerin sözünün geçtiği, itibar edildiği günlerdi.

Bir arkadaşım o günleri anlatırken zulüm günleri demişti.

Zulüm günlerinde... Gün doğmuştu kalbi kararmışlara... Gün doğmuştu kendinden başkasını sevmeyen bukalemun karakterli insancıklara... Gün doğmuştu jurnalcilik yaparak bir makam kapmak isteyenlere... Gün doğmuştu hazine farelerine, hırsızlara, uğursuzlara gün doğmuştu...

Hatta bazı müdürler devre göre hal almış, bıyıklarını kesmişlerdi bile... Haftada bir gittikleri Cuma namazlarını bırakmışlardı. Abone oldukları dergileri, gazeteleri, sözü sohbeti dahi terk-i diyar eylemişlerdi.

Bizim bunları yapmamız mümkün değildi. Ömrümce hiç kaçırmadığım ve övünülecek tek halim olan Cuma Namazını nasıl terk eylerdim. Rabbe karşı nasıl iki yüzlü olabilirdim... Yıllardır savunduğum, destekçisi olduğum değerleri bir çırpıda nasıl atabilirdim? Devre göre nasıl hal alabilirdim? Kendi kendimi nasıl inkar edecektim? Bunların hiç biri aklımdan bile geçmemişti. Dün ne isem aynı şekilde yoluma devam ettim tıpkı bugün olduğu gibi...

Ve işte o günlerde, gazete manşetlerinden dahi kendine görev çıkaran daire amirleri, müdürleri vardı. Durumdan vazife çıkaran ve bu görevlerini acımasızca, insafsızca uygulamaya çalışan devrin ikiyüzlü Müdürleri...

Anadolu’dan gelen aslını kaybetmeyen, özü sözü doğru, inançlı insanlara karşı önyargılı davranıyorlardı. Her dairede batı çalışma grubuna çalışan görevliler vardı… Bu görevliler, fişleme yaparak her ay düzenli olarak ilgili yerlere rapor ediyorlardı...

İşte böylesine, delicesine bir süreçten geçiyorduk. Akıl, izan, sağduyu, insaf, vicdan, hoşgörü gibi hasletler alıp başını gitmişti çoktan çok uzaklara... Tıpkı iyi insanların, iyi atlara binip gittikleri gibi...

 

* * *

 

Şimdilere kadar hiç kimselerle paylaşmadım, anlatmadım o süreçteki yaşanılanları, yaşanmışlıkları... Aradan onca yıllar geçti ve o dönemin gaddarlarda hesap verir hale geldi...

Evet, o süreçten biz ve bizim gibilerde nasibine düşeni almıştı. Hiç yere soruşturma geçirmiş sicilimle oynanmıştı. Neden böyle yapıyorsunuz sorusuna birileri sen hak ettin anlamında bir şeyler mırıldanıyordu.

Hak ettiğim neydi ki acaba, bir komünistin, alnı secdesizin şikayet etmesiyle başlatılan, büyütülen ve diğer arkadaşlardan zorla aleyhimde ifadeleri alınan soruşturmanın arka planında ne vardı?

 

İçeriğinde bir şey olmayan soruşturmanın, arka planında elbette başka şeyler vardı. Bizim gibiler adeta düşüktü. İyi gözle bakılmıyordu. Basit bir mesele büyütülmüş hakkımızda soruşturma açılmıştı... Memuriyetimizin ikinci yılında sicilimizle oynanmıştı. En zor görev yerlerine adımız yazılıyor ve o yerlerde en uzun süre kalan ben oluyordum. Başkaları için söz konusu dahi edilmeyen durumlar bizler için mesele haline getiriliyordu. Açılan soruşturmanın küçük bir sebebi olsa da, asıl sebebini elbette bilenler biliyordu.

Öyle ya alnımız yere değiyordu. Kimi konuşmalarımızda milli ve manevi değerleri savunuyorduk. Anadolu’da milli manevi değerleriyle öne çıkan bir memleketin demokrat, muhafazakar, milliyetçi evladıydık.

 

* * *

 

Ve soruşturmalı günlerde bir yönetici adamcağız tarafından işten atılmakla, sürülmekle tehdit ediliyordum. Halbuki o adamcağız nasılda basit, nasıl da sıradan, boş biri olarak geliyordu. Hiç bir şeylere güçlerinin yetmeyen bu adamların ancak benim gibilerine güçleri yeterdi. Ve bir gün çağırılmıştım. Bir kuru sandalyede odanın tam ortasına oturtulmuş Rabbimden başka sığınabileceğim, hiç kimselerim yoktu… Sanki çok önemli bir suç işlemişim, çalmışım, çırpmışım, öldürmüşüm...

Doğrusu o gün, o an kendimi o kuru sandalyede otururken böyle hissetmiştim! Halbuki savunmasız, masum, sıradan, kendi halinde inançlarını yaşamaya, günahlardan uzak durmaya çalışan sıradan bir insandım.

Sahi sıradan bir insandan ne istenir ki... ?

Hatırlıyorum o vakitler seni işten atarız, süreriz nidalarını... Her nedense üzülmeme rağmen içimde bir korku yoktu. Onlara şunu söylemiştim. Beni sizler işe almadınız ki, sizler atasınız.

Allah büyüktür...

Sadece sabretmek ve dua etmek düşüyordu bizim gibilerine... Onlar bilmiyordu ki, o dualar bana ne kadar güç veriyordu. Hiç eğilmedim, boyun bükmedim, hep dik durdum, hiç el aman dilenmedim. !

O günlerde çevremin dahi boşalmıştı usuldan, usuldan... Sadece yanımda Koçhisarlı koç gibi duran bir arkadaşım vardı. Hiç yalnız bırakmayan, yapılan haksızlığa karşı söz söyleyen ve bu soruşturmanın, haksızca yapıldığını bilen... Ona kalbi teşekkürlerimi gönderir hakkını helal etmesini isterim.

Doğrusu o vakitlerde haksızlık edenlere karşı kin, öfke duymuyorum. Hakkım varsa helal etmekte isterim doğrusu ancak buna benim hakkım var mıdır? Tayinimin çıktığı gün ilişik keserken sana haksızlık ettik hakkını helal et demişti birileri...

Ben hakkımı helal etsem bile ağaran saçlarım, kırışan yüzlerim ve o günlerde geçirdiğim sıkıntılı günler ve gözyaşları hakkını helal eder mi bilemem doğrusu!

 

O süreçte her kim, her nerde haksızlık hukuksuzluk yapmışsa karşılığını bulmalıdır. Bu yargılama en alttaki yöneticilere kadar da uzanmalıdır. Eğer ki bu dünya da olmazsa Rab ötelerde her şeyin hesabını, hepsinden herkesten tek, tek soracak ve yargılayacaktır.

İşte o gün bizde onlardan davacı olacağız.

Hani Üstad Necip Fazıl yıllar öncesinden dememiş miydi?

“Vicdan azabına eş, kayna, kayna Sakarya/Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya!”


Bu yazıyı paylaş      Sayfayı yazdır    
  YORUMUNUZU YAZIN
Isminiz
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
 
  
Açiklama :

Yorum yazarken lütfen küfür, hakaret ve suç unsuru teskil edecek ifadeler kullanmayiniz. Bu tür yorumlar editörlerimiz tarafindan onaylanmamaktadir.

  
  
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
  
   
 
YAZARLAR Tüm Yazarlar
Kırlangıçoğlu Oktay
Şevket ÖZSOY
Fazlı GÜVENTÜRK
İsmail Dursun Kuzucu
  
 E-GAZETE E-Gazete Arşiv
  18 Ekim 2018 Perşembe
  
  
 ÇOK OKUNANLAR  
  
 
Sitemizden yararlanırken gizlilik ilkelerini okumanızı tavsiye ederiz.
İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tüm hakları saklıdır. 2010 - Tasarım ve kodlama :kergisi
Tel : 0318 224 34 34  -  E-mail : bilgi@kalehaber.net