22 Temmuz 2018 Pazar
 
ANA SAYFA FOTO GALERİ KIRIKKALE WEB TV İLÇE-BELDE HABERLERİ
Haber Ara  
 
Kolu demir parmaklıklara saplandı
Kolu demir parmaklıklara saplandı
Düğünde silah atanlara operasyon
Düğünde silah atanlara operasyon
Gariban Bırakılmasına Müsaade Etmeyeceğiz
Gariban Bırakılmasına Müsaade Etmeyeceğiz
Çelebi'ye Sıcak Asfalt
Çelebi'ye Sıcak Asfalt
  YAZARLARIMIZ
BAŞVEKİLİM MENDERESE
02 Eylül 2014 Salı Bu yazı 20579 kez okunmuştur.
 
  
Yazı boyutu : 13 Punto 15 Punto 17 Punto 19 Punto

 

Ve ey Eylül günleri…

Kahrolası, yok olası darbe günleri, acılarla sonlanan hayatların başı sen oldun, sonu sen oldun. Yaslı, hicranlı, hasret dolu, hukuksuzluk dolu nice hallere sen şahitlik ettin. Başımıza bir kabus gibi çöktün, zulümlerle gönüllere hüzünle girdin. Kederlerle hayatımızı sardın.

Hüzünler ülkesi Türkiye’mde hüzün ayı olsun artık senin adın…

Ve ey Başvekilim,

On beş aydır süren, asılsız, mesnetsiz, gülünç suçlamalarla geçen, haksız, hukuksuz yargılamaların yapıldığı yassı ada duruşmaları, zülüm günleri nihayetlenmişti… Yassıada kararlarını açıklanmış idamlıklar ve müebbetlikler belirlenmişlerdi.

 

Karar verilmişti İmralı’nın yolu görünmüştü, bir mum gibi eriyen aziz milletimizin Başvekiline, Aydın’ın zeybeğine, nezaket timsali, memleket sevdalısı Menderesine...

 

Diğer yanda eşin Berrin hanımefendi idamları durdurmak için çırpınıyordu. Milli Birlik Komitesine çektiği telgraflara cevap dahi verilmiyordu. Bir umutla İsmet Paşa’dan randevu talep ediliyor, günlerdir talep ettiği görüşme nihayetinde gerçekleşiyordu.

 

İsmet Paşa’nın Anıtkabirin hemen yanındaki, iki katlı bahçeli evin acıdan, hüzünden, kederden çökmüş bir müstesna misafiri vardı... İşte o misafir Menderes’in eşin Berrin hanımefendiden başkası değildi.

 

İsmet Paşa’dan idamı durdurması için müdahil olmasını istiyordu. Darbeye yol alan süreçte darbenin gerçekleşmesi için her şeyi yapan İsmet Paşa, bu safhadan sonra bir şey yapamayacağını kısık sesiyle söylüyordu!

 

Ve devam ediyordu, “ idamlara bende karşıyım şimdi oradan geliyorum, çılgın vaziyetteler artık beni de dinlemiyorlar’ diyor ve oda sessizliğe bürünüyordu. Anlaşılıyordu ki son bir ümit olarak görünen, İsmet paşada umutları boşa çıkarmıştı. Duadan başkaca yapacak bir şey kalmamıştı.

 

Ve artık herkes kadere teslim olmuştu.

 

* * *

 

Mevsim Sonbahardı. Aylardan eylüldü ve günlerin on yedisiydi... İmralı’da, hava dağınık, hava ürkütücü, insanların yüreğine kasvet yayıyordu. Bir yandan davudi bir sesle Zil-zal suresinin son ayetleri okunuyordu. Diğer yanda dışarıda gökyüzü dağınık, ağlamaya, gözyaşını dökmeye hazırlanıyordu. Cinayet vakti yaklaştıkça yağmur yavaş, yavaş sepelemeye başlıyor ve gökyüzü Menderes’ine ağlıyordu.

 

Ve İmralı’da misafir salonunun önünde postal sesleri...

Koridordan yavaş, yavaş düzenli adımlarla askerler gelip geçiyor ve ayak sesleri zayıflıyordu. Belli ki, salonunun önünde duruyorlardı. Kuran-ı Kerim’ den zil- zal suresinin son ayetleri ise bitmek üzereydi.

 

Hüzünlü ülkemin her bir yanında kahredici bir hüzün havası vardı. Gökyüzü bile bugün bir başkaydı. Vicdanı olan kime dokunsan ağlayacak, ağlayıp ta yağmur olup yağacaktı.

Ülkemin tarihine kara bir leke olarak geçecek olan cinayet işte bu vakitlerde işlenmek üzereydi. Bugün belli ki geri dönülmez bir ufkun günündeydik. Mübarek bir yolcu var ötelere yolcu edilecek.

 

Memleketine gecesine gündüzüne katarak, yeni baştan imar eden çarıklı köylüleri iktidara taşıyan milyonların sevgilisi dünya adına son dakikalarını yaşıyordu. Güler yüzlü Başvekilimin darağacına yürüyeceği vakit yakındı.

 

Ve son arzusu soruluyordu; Kendisine verilen yenice sigarasını, titreyen zayıf parmakları arasında tutarken, dudaklarından son sözleri sessizce dökülüyordu;

 

“Hayata veda ettiğim şu anda devletime ve milletime saadetler diler, eşimi ve çocuklarımı şefkatle andığımı kendilerine bildirin. Vatanı ve milleti Allah refah içinde bıraksın…’’

 

Hüzün kokan, pişmanlık soluyan günün saniyelerinde, dakikalarında saatlerindeydik. Gökyüzü hüzünlü, insanlar üzüntülü, belli ki bir ağıt yakılacak hüzünlü ülkemin, talihsiz Başvekiline…


Bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor, gök gürlüyordu. Yağmur hızını artırıyor ara, ara şimşekler çakıyor ve gökyüzü Başvekilin gidişine eşlik ediyordu.

 

İki askerin ortasında ipe doğru yürüyen Başvekilim rahatlıkla misafir salonu ile darağacının bulunduğu yer arasındaki seksen metrelik yolu da, rahatlıkla geçiyordu.

 

Ve artık eller bağlı, diller bağlı, gönüller bağlı... Gözlerde korku, vicdanda sızı yok, kafası dik, alnı açık yavaş adımlarla yürüyordu darağacına bir başına… Milletimiz adına her anı, her saniyesi ürkütücü, üzücü, kahredici artık yassı ada mahşer yeriydi...

 

Ağaçlardan savrulan yapraklar misali sarı zeybeğim savruluyordu ötelere… Ülkemizin her hanesine, her gönlüne korlar düşüyor, yangınlar çıkıyordu. Serçeler kaçacak yer arıyor, kargalar çığlık atarak kaçışıyorlardı Şimşekler çakıyor, yağmur hızlanıyor, ortalık birbirine giriyor toz duman oluyordu.

Meydan artık adeta kıyamet yeriydi ve infaz gerçekleşiyordu.


* * *

 

Ve ey Başvekilim,

Yüreğimizde hiç bitmeyecek bir hüzünle, hicranla gözümüzdeki yaşlarla bizi baş başa bırakıyordun. Ahiret’e yolcu edilirken, gönüllere hüzün, dert, keder, üzüntü adına her ne varsa doluyordu. Gözümüzden dökülen damla, damla yaşlar gibi süzülüp gidiyordun.

 

Bir şanlı devrin, bir hizmet devrinin kapanıp, acz içinde devrin açıldığı gündü, işte o gün… Hayallerimize giren kâbus, üzerime çöken karabasandı. Anaların ağladığı, babaların sızladığı, bir milletin yetim kaldığı, yasa boğulduğu gündü.

 Yassı ada’nın, yaslı ada, İmralı’nın utanç adası olarak anılacağı, akıllara yerleşeceği gündü.

Aklın, izanın, insafın, sevginin, hoşgörünün bilinmeyen ellere uçup gittiği, boyunlara yağlı urganların dolandığı, yüreklerin yangın yerine döndüğü, sırtlara süngülerin dayandığı çok acı günlerdi o günler.

 

* * *

 

Ve ey Başvekilim,

Seni bize, milletimize bırakmadılar. Ne kadar mütevazı, ne kadar güler yüzlü ve edepli idin. Ne konfora, ne dünya nimetine bağlıydın, geceleri gözüne uyku girmezdi. Yağmur yağıyor mu, çok mu yağıyor, az mı yağıyor nasılda merak ederdin çiftçinin halini, ahvalini düşünürdün… Ve sabahları erken kalkar namaz sonrası şantiyeleri gezer, kilometrelerce yolu yürüyerek ağzından zikirlerle Başbakanlığa varırdın...

 

Severdin, sevilirdin, ne kadarda milletine mütevaziydin. Milletine şefkatliydin... İnsanlardan bir insan olmayı becerebilen güler yüzlü bir başbakandın. Bilmem kaç asırdır mağdur olan bu garip milletin yarınlara dair umuduydun...

 

Ne desek, ne yazsak seni eksik anlatırız hakkını helal et mazlum milletin mazlum Başvekili… Gözün arkada kalmasın bak yıllar sonra olsa da, artık senin açtığın çığırdan yetişen, senin yolundan, izinden, yürüyen soylu, imanlı demokrat, senin gibi siyasetçiler var... Bir bilsen şimdilerde artık her şey çok başka...

Senin gibi bir yiğit geldi, senin ruhunu yaşattı, Ülkemizi kendine getirdi.

 

Ve Ey Başvekilim,

Kelimelerim, cümlelerim kifayet etmese de seni anlatmaya, ayrılmak istemiyor ruhum senden... Gönlümüzde hüzünle, gözümüzde yaşlarla Ruhuna Fatihalar gönderiyorum.

Ruhun şad ola, Ruhun şad ola Başvekilim…

 


Bu yazıyı paylaş      Sayfayı yazdır    
  YORUMUNUZU YAZIN
Isminiz
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
 
  
Açiklama :

Yorum yazarken lütfen küfür, hakaret ve suç unsuru teskil edecek ifadeler kullanmayiniz. Bu tür yorumlar editörlerimiz tarafindan onaylanmamaktadir.

  
  
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
  
   
 
YAZARLAR Tüm Yazarlar
Şevket ÖZSOY
Kırlangıçoğlu Oktay
İsmail Tekpınar
Hakan Öztürk
Seyfettin Çetiner
Fazlı GÜVENTÜRK
  
 E-GAZETE E-Gazete Arşiv
  21 Temmuz 2018 Cumartesi
  
  
 ÇOK OKUNANLAR  
  
 
Sitemizden yararlanırken gizlilik ilkelerini okumanızı tavsiye ederiz.
İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tüm hakları saklıdır. 2010 - Tasarım ve kodlama :kergisi
Tel : 0318 224 34 34  -  E-mail : bilgi@kalehaber.net