07 Ağustos 2020 Cuma
 
ANA SAYFA FOTO GALERİ KIRIKKALE WEB TV İLÇE-BELDE HABERLERİ
Haber Ara  
 
Sizlerin Hakları Yenmez Yedirilmez
Sizlerin Hakları Yenmez Yedirilmez
MHP'de  Kongre Zamanı
MHP'de Kongre Zamanı
Ataseven'den Yerinde İnceleme
Ataseven'den Yerinde İnceleme
Trafoda Çıkan Yangın Söndürüldü
Trafoda Çıkan Yangın Söndürüldü
  YAZARLARIMIZ
YİTİK PARADİGMA İNSAN DOĞASI
23 Mart 2015 Pazartesi Bu yazı 25452 kez okunmuştur.
 
  
Yazı boyutu : 13 Punto 15 Punto 17 Punto 19 Punto

 

              Edgar Morin’e ait olan bu kitap okunmaya değer.Bu kitaptaki tezler antroploji,sosyoloji,kültür tarihi gibi bir birinden farklı disiplinler arasındaki ayrışmayı “insan-hayvan ve doğa-kültür zıtlığı” paradigmalarınının yeniden tanımlanması gerektiğini ileri sürmektedir.

                 “Bütün veriler,insani olmayan bir doğa ve doğal olmayan bir insan anlayışına son vermeye sürüklüyor bizi.”(serge moscovici)

         Vücudumuzun otuz milyar hücreden müteşekkil,genetik bir sistem tarafından denetlenen ve üretilen ,Düşüne beynimizin,konuşan ağzımızın,yazan ellerimizin biyolojik organlar olduğunuda biliyoruz,fakat bütün bu bilgiler,insan vücudunun karbon,hidrojen,oksijen ve azot bileşiminden oluştuğu bilgisi kadar kullanışsızdır.

            Yazgımızın bütün canlıların yazgısından çok farklı olduğu apaçık;doğadaki hayvanlara boyun eğdirdik,onları ehilleştirdik,soylarını tükettik,sürdük,kafesledik veya korumaya aldık.Biz ise,kendimize taştan ve çelikten kentler inşa ettik,makineler inşa ettik,şiirler senfoniler yarattık,uzaya seyahat ettik.Descartes’tan bu yana dogaya tahakküm etmeye,onu kontrol altına almak  ve ele geçirmenin görevimiz olduğunu addediyoruz.  Hristiyanlık ,bütün yaşayan varlıkların ortak yazgısına aykırı doğaüstü bir ölümle ölen bir insanın dinidir;hümanizm ise doğaüstü yaşayışı bu yazgıdan kutulan insanın felsefesi:O insan ki nesneler dünyasında özne,özneler dünyasında ise egemendir.Diğer yandan ,bütün insanlar aynı türden gelmelerine,homo sapiens olmalarına rağmen,yabancı ülkelerdeki benzerlerini tanımazdan gelen veya ondan insanlık sıfatını esirgeyen insan,bu ortak doga paydasını yadsır durmadan.Grek filozofu bile Persliye bakınca barbar,köleye bakınca canlı bir araç görüyordu.Bu gün her ne kadar her insanın insan olduğunu kabul etmek zorunda olsak da bazılarını hemencecik “insancıklar” diye dışlarız.İnsan doğası izleği Sokrates’ten Montaigne’e,Pascal’a kadar sorgulanıp durmuştur yinede.Ancak,bu sorgulama bilinmeyeni ,kuşkulu olanı,çelişkiyi ve hatayı keşfetmeye yönelikti.Bir bilgiyi değil ,bilgiye dair kuşkuyu beslemekteydi.Nihayet Rousseau ile birlikte insan doğası,tamlık erdem,doğruluk ,iyilik olarak ortaya çıkacaktı;artık kendimizi,çaresiz kaybedilmiş bir cennetin sürgünleri olarak görecek ve bundan yakınacaktık.Ve ardından,bu cennetinde diğerleri kadar hayali olduğu keşfedilecekti. Paccal’ın kayıp paradigması, Rousseau’nun yitik cenneti olan insan doğası fikri,tarihsel evrimin ve medeniyetlerin çeşitliliğini şuuruna varılmasıyla,yumuşak bir protoplazma haline gelecekti .Ancak doğa,yaşayan milyonlarca türün de gösterdiği gibi kendi içinde bir çeşitlilik bir değişim ilkesi taşımaz mı ?Doğa,insana kadar varan evrim sürecini bünyesinde barındırmaz mı ?İnsan doğası bu biyolojik niteliklerden yoksun olabilir miydi hiç ?(s:4-5)

       Marx insan doğasına ilişkin şu formülü ileri sürdü:Doğa bilimleri ileride insan bilimini kuşatacaktır;tıpkı insan bilimlerinin doğa bilimlerini kuşatacağı gibi:ileride sadece bir tek bilim olacaktır. Engels,insanı “doğanın diyalektiği”ne katmaya çalışıyordu.Spencer,kendi sosyolojik kuramını toplumsal bünye biyolojik organizma anolojisine dayandırıyordu ve ondan sonra pek çok kişi doğal seçilim temelinde bir toplumsal Darwincilik geliştirmeye çalışacaktı.Freud da kendi hesabına ,psişik sorunların kaynağını insan vücüdunda arayacak ve aradığını cinsellikte bulacaktı.Fakat Spencer organizmacılık amiyane tabirle analojilerden öteye gidemeyecek,serbest rekabetin kaba bir rasyonalizasyonu haline gelecekti.Marx’ın ve Freud’un ilk hamlesi akamete uğradı,gelişme zemini bulamadığından takipçisiz kaldı ve bir genlik hatası olarak nitelendirildi;ardından yapısalcı çağın artçıları her iki doktrinden de her türlü “dogacı” izi silmeye çalıştılar,bir yandan da “doğanın diyalektiği” teranesi rafa kaldırıldı.20.yüzyılın ikinci yarısında antropoloji tam ,tam tersi bir yönde “doğacılık” ile bütün bağları kesinlikle reddederek işe başladı.Böylece,hümanist doğaüstü insan miti,antropolojinin tam merkezinde yeniden kuruldu ve kültür/doğa karşıtlığı bir paradigma,yani bütün söylemleri yönlendiren kavramsal bir model haline geldi.Bununla birlikte zıt kutuplu insan/hayvan,kültür/doğa ikiliğinin gelip tosladığı bir kesinlik vardır:İnsanın , bir biyolojik-doğal,diğeri psikososyal iki katmanın üst üste konmasıyla çatılmadığı aşikardır;İnsanın insani yönüyle hayvani yönünü ayıran kesin bir çizginin olmadığıda öyle.Her insan biyo-psiko-sosyolojik bir bütünlük olduğu açıktır.Böylece biyoloji,biyolojizm içine sıkışmış oluyordu;tıpkı antropolojinin antropolojizme,yani yalıtılmış bir insan anlayışına sıkıştığı gibi biyolojide organizma içine kapalı bir yaşam anlayışı içine sıkışmıştı.Her ikisinin de kendine has,orijinal bir konusu varmış gibiydi.Yaşam,fiziko kimya özdekle,toplumla ve daha üst fenomenlerle ilgisiz,insan ise yaşamdan kopuk gibiydi.

            Bu gün ölmekte olan insan kavramı değil,tabiattan ve kendi doğasından kopartılmış,yalıtılmış bir insan kavramıdır,son bulması gereken şey kendi akılcılığının şatafatlı imgesine hayran kalan insanın kendini putlaştırmasıdır.

           Temel antropoloji,insanı kah hayvan ötesi (yeni popüler biyolojik amentü) bir varlık haline getiren bütün tanımları reddetmelidir,insanı diğer canlılardan ayırmak için yaşayan bir varlık olarak tanımalı,varlıkbilimsel doğa/kültür ayrımını aşmalıdır.Ne pan biyolojizm ne de pan-kültürcülük,daha zengin bir hakikatin peşinde koşmalı.İnsan biyolojisine ve insan kültürüne daha büyük bir rol tanıyan bir hakikat olmalıdır bu;nitekim bu rol,kültürün ve biyolojinin karşılıklı ilişkilerinde oynadıkları roldür.

           Aslında insan dediğimiz varlık iki tür doğuma muhatap olmaktadır;

     -Biyolojik doğum

     -Psikolojik doğum

           Biyolojik doğumu biyoloji ilminin izini sürdüğünüzde anlaşılır kılınabilir.Nitekim bununla ilgilide açıklanmayan karanlık nokta açıklananlardan daha çok değil gibi.

            Psikolojik doğuma gelince ;asıl burada vaveyla  kopmaktadır.Çünkü insanın anlam arayışı ve burada (dünyada) bulunuşuyla ilgili soruları hala bitmedi ve cevapları da tatmin eder durumda değil.Korku hemen her zaman Özgürlük tutkusundan daha güçlü olmuştur.Korkunun baskın olduğu yerde cesaretle sorularda sorulamamıştır tabiî ki.İnsanlar Kilisenin tehditleri karşısında hep geri adım atmıştır.Çünkü canına karşılık merakını ortaya koyanlarda olmadı değildir.Kimi zaman toplumun kuralları,kimi zaman Tanrıyla tehdit edilmiş çoğunda da galip gelen sorularının peşinde olan değil sorulardan hazz etmeyenlerdir.

             Bütün bu tartışmalar olurken bizde neler oluyordu derseniz; Atasoy Müftüoğlunun deyimiyle “zihinsel olarak , taşrada yaşıyoruz bizler”.

 

                                                                                                   

                                                                                                                               Şuayb BÜTÜN


Bu yazıyı paylaş      Sayfayı yazdır    
  YORUMUNUZU YAZIN
Isminiz
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
 
  
Açiklama :

Yorum yazarken lütfen küfür, hakaret ve suç unsuru teskil edecek ifadeler kullanmayiniz. Bu tür yorumlar editörlerimiz tarafindan onaylanmamaktadir.

  
  
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
  
   
 
YAZARLAR Tüm Yazarlar
Kırlangıçoğlu Oktay
Halil Eşmebaşı
Erdal Geyikçi
Başar Özdemir
Ahmet Tarlabölen
  
 E-GAZETE E-Gazete Arşiv
  06 Ağustos 2020 Perşembe
  
  
 ÇOK OKUNANLAR  
  
 
Sitemizden yararlanırken gizlilik ilkelerini okumanızı tavsiye ederiz.
İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tüm hakları saklıdır. 2010 - Tasarım ve kodlama :kergisi
Tel : 0318 224 34 34  -  E-mail : bilgi@kalehaber.net