22 Temmuz 2018 Pazar
 
ANA SAYFA FOTO GALERİ KIRIKKALE WEB TV İLÇE-BELDE HABERLERİ
Haber Ara  
 
Kolu demir parmaklıklara saplandı
Kolu demir parmaklıklara saplandı
Düğünde silah atanlara operasyon
Düğünde silah atanlara operasyon
Gariban Bırakılmasına Müsaade Etmeyeceğiz
Gariban Bırakılmasına Müsaade Etmeyeceğiz
Çelebi'ye Sıcak Asfalt
Çelebi'ye Sıcak Asfalt
  YAZARLARIMIZ
BİR PAZAR YAZISI
21 Temmuz 2015 Salı Bu yazı 9373 kez okunmuştur.
 
  
Yazı boyutu : 13 Punto 15 Punto 17 Punto 19 Punto

 

Çok sevdiğim, her daim dinlediğim İbrahim Sadri’nin “bugün pazar” isimli şiiri kulaklarıma geliyor, gönlüme iniyor;

“Yağmur da var

Çok sevdiğim rüzgâr da

Bugün Pazar

Daha uyanmadı komşular

Damların üzerinde kuşlar

Daha rahatlar

Radyolarda eski şarkılar çalıyorlar bu saatlerde

Gönül penceresinden ansızın bakıp geçenlere doğru ...

Şiirin bitişiyle birlikte balkona çıkıyorum.

Sadri’ye nazire edercesine, bugün pazar havada yağmur da yok rüzgarda... Hava güneşli, gökyüzü berrak... Komşular uyanmışlar, güne başlamışlar...

 

* * *

 

Günü nasıl geçirmeliyim ellerim yanaklarımda düşünüyorum. Bugün içimde okuma arzusu var okuma yapmalıyım diyorum. Ruhumu özgür kuşlar gibi hissetmek bir yerlerde okuma yapmak istiyorum. Gökyüzüne şöyle bir salınsam da şems pareyle hem hal olsam, satırlarında kaybolsam..... Kitap yurdundan sipariş ettiğim kitaplar dün gelmişti. Elif Şafak’ın şems paresi de vardı içlerinde... Öncelik sırası onun Şafak ismini, yazısını ve romanının şu garip dünyamda yeri var ah bir bilseniz!

Bugün pazar...

Ne kolumda saatim,Ne çok sevdiğim sağ parmağımda gümüş yüzüğüm,Ne üzerimde takım elbisem, ne boynumda kravatım var...

Elif Şafak’ın siyah sevdiğini, beyazı sevmediğini biliyorum. Siyah bir tişörte bakınıyor bulamıyorum açık renkteki tişörtler giyime mecburum... Şafak’ın hiç giymediği “beyaz’’ renkli bir tişört ve kot pantolonla dışarı kendimi atıyorum…

 

* * *

 

Çoğu zaman mekan edindiğim öğretmenevi çay bahçesine doğru, ayağımda lacivert, beyaz çizgileri olan ayakkabıyla yavaş, yavaş yürüyorum...

 

Bir elimde bitmek üzere olan ve beni kimi zaman “şeyh, mürid” halleri yaşatan, halden hale koyan ve bir kaç şeyh, mürid yazıları yazdıran Muhyiddin Şekur’un “su üstüne yazı yazmak’’ kitabı ve daha yenice aldığım okumak için heyecanlandığım Elif Şafak’ın Şems Paresi…

 

Yani Güneş Parçası...

Ve diğer elimde vefakar küçük çantam ne yok ki içinde, cüzdan, sigara, çakmak, cep telefonu, 99 taneli tespihin bulunduğu küçük eşyalarım…Yıllardır yanımda gezdirdiğim bu eşyalarla çantamda yürüyorum. Kaldırımın bir köşesinden sessizce, yeri incitmek istemezcesine okuma yapmak üzere yürüyorum kaldırımdan...

İşte öğretmenevi çay bahçesinin girişindeyim. Adeta sağlı sollu rengarenk güller selam veriyor bana … Kırmızısından, beyazına ve pembesine kadar rengarenk güllerin gülücüklerine mütebessim bir yüzle karşılık veriyorum...

Selam olsun gül güzellerine...

 

* * *

 

Bugün Pazar…

Öğretmenevinin asude çay bahçesi çok kalabalık her yaştan, her cinsten insanlar var... Ağaçlar, kuş cıvıltıları, masalardaki rengârenk örtüler, havuzdan gelen su sesleri bir başka hava katıyor bu mekana...

Doğrusu burasını seviyorum.

İnsanlar...

Âdemoğulları, Havva kızları masaların etrafında ve en dipsiz sohbetlerin doruğundalar... Kimi masadan kahkahalar yükseliyor, kimi masadan hüzün yayılıyor... Kimi masa sessiz, renksiz ve kokusuz… Öylesine bom boş bakışlar...

Oturacak bir yer bakınıyorum. En uzağa gitmeliyim diyorum en uzağa, en sessize... Sessiz kuytu, gözden ırak bahçenin en ücra köşesine… Bir kaç tanıdığa selamlar vererek hızlıca ilerliyorum başımı eğerek çay bahçesinin en dip masalarına...

Küçük iki kişilik bir masa buluyorum. Bir genç oğlan geliyor “gelecek yoksa’ sandalyeyi alabilir miyim’’ diyor…

-Tabi ki buyurun diyorum…Kendimce her nedense seviniyorum…Sanki birisi gelecekte o sandalyeye oturacak diye korkuyorum.

 

Tek kişilik masanın koltuk vari özel sandalyelerine oturuyor ve masayı bir peçeteyle özenle siliyorum... Masaya önce kitaplarımı, sonra sigaramı, çakmağımı ve tespihimi özenle yerleştirirken garson geliyor soruyor;

-Ne alırsınız ?

-Bir çay mümkünse ince belli bardaktan şekersiz olsun... Her gelişinde bardak boşaldıkça aynı bardağa hiç sormadan doldur, doldur getir olur mu diyorum...

 

* * *

 

Kendi kendime iç sesler. Zaten o iç seslerle ne çok konuşuyorum bu aralar... Önce diyorum, az bir sayfası kalan Şekur’un “Su Üstüne Yazı Yazmak” kitabını okumalıyım...

Ve başlıyor sessiz hayali sinemamız... Kalabalıklar içinde kendi kabuğuma öyle bir çekiliyorum ki, duymuyorum hiç kimseleri...

Yine ruhen kimi zaman bir derviş oluyor vaazlar veriyorum müritlerime... Kimi zaman bir mürid oluyor iki büklüm kıvrılıyorum dervişin karşısında… Ve bu hallerimle hayal aleminde düşler kuruyorum. Su üstüne yazı yazmak kitabının son sayfalarındaydım çok sürmüyor kitabı bitirmem…

Yine üzülüyorum kitabın bitişine.

 “Ve ayrılık anında

seni bir el verdi bana

El ki, bir leylak gibi narin ve ilk kez

Kan düşmedi üstüne.

bu defaki

Bir gözyaşıydı-kederimin mücevheri …’’

 

* * *

 

Ve kitabın tekrar en başına dönüyorum. İmzamı atıyorum. Kitabın girişini tekrar okuyorum.

“Bu bir garibin öyküsüdür, dinlemek ve duyabilmek için de bir garip kulağı gerek” cümlesiyle başlayan ve beni çok düşündüren, halden hale koyan su üstüne yazı yazmak kitabını bir kez daha okuma sözünü kendime vererek...


KISACIK BİR                                                          HAYAT HİKÂYESİ

 

Otuz yaşlarında, düz sarımtrak saçları, kalın kaşları, kahvemsi gözleri, atik, çevik görünen zayıfça vücudu ile kısa boyu, esmer yüz hatlarında adeta yılların çilesini andıran çizgileri, ağzının içine giren pos bıyıklarıyla, mert, delikanlı, sözünün eri bir insandandı annemin küçük kardeşi…

 

Aklımın erdiği günden bu yana evlerimiz yakın olduğu için günaşırı gelir giderdi fakirhanemize... Annem hemen korkuluksuz balkonumuza sandalyesini koyar, dayım bacak, bacak üstüne atar, uzun samsun sigarasını yakar çayını yavaş, yavaş yudumlardı. “Bacı gı” diye söze başlar hal hatır eylerdi. Bacı kardeş, tatlı tatlı sohbet ederlerdi.

 

Güldün mü gözlerinin içine kadar güler, çektiği yokluklara, sıkıntılara delalet eden yüz çizgileri kıvrılır birbirine karışırdı. Onca yokluğa, yoksulluğa rağmen ilçenin en şık, en temiz giyinen gençlerindendi. Her zaman düz sarımtrak saçları yana doğru taralı, topuklu ayakkabısı boyalı, pantolonu, gömleği ütülüydü. Yumurta topuk ayakkabısıyla dimdik yürür, dimdik konuşurdu. Jilet gibi giyinir, Jilet Yetiş diye anılırdı.

 

Hiç kimseyi ama hiç kimseyi kırmayacak,üzmeyecek davranışları vardı. Hele ki, iki bacısını hiç üzmez ne kadarda çok severdi. Onlara hiç hayır dediği vaki değildi. İki bacısı da en az onun kadar, ona düşkünlerdi. Aralarındaki aile bağı böylesine güçlüydü. Birbirlerine hiç bir zaman , her ne şartta olursa olsun üzmeyecek, kırmayacak, kıyamayacak tavırları vardı.

 

Bizim fakirhanemizin en mutena yerine o oturur evde her ne varsa önüne yemesi için konulur, balkona atılan sandalyeye kurulur, annem sandalye dibine çöker birbiriyle tatlı, tatlı konuşurlar çaylarını yudumlardı. Bu sebepten dolayı o yıllarda gördüğü bu itibarı hayranlıkla izlerdim.

 

Tarımcılık ve hayvancılıkla uğraşan fakir İlçemizin birçok insanı gibi, dayımın da düzenli bir geliri yoktu. İşsizliğin kol gezdiği ilçemizde, inşaat işlerinde, ara işlerinde yevmiye ile çalışmaktaydı. O yılların onca yokluğuna, yoksulluğuna rağmen kazanılan paranın bereketi vardı. O günlerin şartlarında fakirhanelerinde yeme, içme adına hiç bir şeyin eksik olduğu vaki değildi, mutlu huzurlu, umutlu bir hayat yaşayıp gitmekteydiler.

 

Din, abdest, namaz işlerinden yoksundu, aslında bunda bana göre kendisinin de pek kusuru yoktu. Nasıl yetişmişse öyle devam etmişti kısacık hayatı. Ramazan aylarında orucunu tutardı. Sonraki günlerde ilçenin ünlü meyhanecisi Topal Osman’ın meyhanesinde bulmak mümkündü. İçki içiyor olmasını tasvip etmiyor, kızıyor olsam da kalbi iyilikle dolu güzel bir insan olduğu için dayımı seviyordum.

 

Adı anıldığında, bulunduğu ortam renklenir, neşeli hale bürünüverirdi. Babamın kimi zaman bağırmalarına, kızmalarına rağmen küslük nedir, dargınlık nedir bilmezdi. Belki fiilen dinden uzak gibi görünse de yaptıklarıyla, davranışlarıyla, Müslümanlığın kimi vecibelerini yerine getiriyor, yaşıyor gibiydi…

 

1980’ li yılların başlarındaydık darbeye aylar vardı. Büyük dayımla sağ sol kavgaları, tartışmaları yaparlardı. Dede yadigârı, kerpiçten yapılma iki katlı alt katı dam olan, üst katı salonlu iki odalı fakirhanemize gelirlerdi. Hemen başlarlardı tartışmaya, sen öylesin, sen böylesin derken bir de bakmışın tutuşmuşlar abi, kardeş kavgaya anacığım girerdi araya, zar, zor ayırırdı.

 

Daha sonraki yıllarda, büyük dayım devlet işine girdi. Bu vesileyle anlamsız kavgaları son bulmuştu. Bu arada 12 Eylül darbesi asgari müştereklerde dahi birleşemeyenleri askeri müştereklerde birleştiriyordu. Ortalık durulmuş, her yana asker dolmuştu. Dayım Komünizmi savunuyor, komünizmle her şeyin hakça adaletçe paylaşacağına inanıyordu. İnandığı idealleri uğruna canını dahi verebilirdi. Önceleri Ecevitçi, sonraları Baykalcı olacak, ölene kadar onları savunacaktı. O yıllarda Babamın akrabalarının işe alalım teklifine ben sağcıların verdiği ekmeği yemem diyerek kabul etmeyecekti…

 

Aradan yıllar geçti ve 1989 yerel seçimlerinde sol partiler Ankara’nın birçok ilçesinde belediye seçimlerini kazanmışlardı. Ankara’nın Yenimahalle belediyesinde geçici işçi olarak bir süre çalıştı. Sonra belediyeden kadro alamayınca ayrıldı. Bu olaydan sonra belki de siyasi olarak biraz durulmuş, biraz değişmişti. Sanki güvendiği dağlara karlar yağmıştı. Uğruna baş koyduğu insanlar mevki makam sahibi olunca nasılda değişime uğruyorlar tanınmıyorlardı. Herkes kendini, çevresini zengin etmenin yollarını arıyordu.

 

* * *

 

İlkokul mezunuydu, ama sol fikirler adına komünizm adına söyleyecek sözü vardı. Kimi zaman bu fikirlerini bize de anlatırdı. Yeğen derdi ; “gün gelecek iktidara biz geleceğiz bir kişinin, birçok evi arabası olamayacak, seninde, benimde evimiz, katımız, arabamız olacak hele bir iktidara gelelim yokluğu yoksulluğu bak gör nasıl bitireceğiz. Fakir fukara, aç açık kalmayacak... ‘‘

 

Çok mert bir insandı, söz verdin mi sözünde durur, mutlaka verdiği sözü ona zararı olsa bile yerine getirirdi. Cebinde son lirasına kadar başkasıyla paylaşan, başkalarına yedirmekten, içirmekten, yardım etmekten mutlu olan, yarınlara dair umutları olan bir güzel insandı…

Kısacık ömrü iyiliklerle gelip, geçti. İnandığı davasına ölene dek sadık kaldı. Hakkın Rahmetine kavuşalı uzun yıllar oldu. Biz o yıllarda gençliğimizin ilk çağlarındaydık, şimdi ise dayımın vefat ettiği yaşı geçeli çok oldu.

 

Bu arada dayımın çok sevdiği eşi Döndü gelini anmadan geçemeyeceğim. Döndü gelin de dayım gibi sevecen, cana yakın bir insandı. Dayımla birbirine öyle yakışıyorlardı ki, sanki Allah onları birbiri için yaratmıştı. Huyları huylarına, boyları boylarına, sözleri sözlerine benzeşiyor, birbirlerine çok yakışıyorlardı.

 

Onca yokluğa, yoksulluğa rağmen yok dediklerini, sızlandıklarını hiç duymadım. Birbirinin aleyhine tek kelime ettiklerini dahi vaki değildi. Her ne olursa olsun üzdüklerine, tartıştıklarına hiç şahit olmadım hep birbirini hoş gördüler, şu kısacık dünyada sevdiler, sevildiler gök kubbede hoş bir seda bıraktılar.

Hâsılı dünya iyisi dünya iyisi iki güzel insandılar. Dayımın beklenmedik vefatından sonra çocukları da olmadığı için Döndü gelin babasının evine gitti. Belli bir süre sonrada bir köye kendinden yaşlı bir adama verilerek yeni bir hayata merhaba etti.

 

Yıllar önce talihsiz bir trafik kazası sonucu kaybettiğimiz, acısını her daim yüreğimizde hissettiğimiz, gözümüzden yaş akıttığımız, anneciğimin kardeşinin hayali bir film şeridi gibi geldi geçti gözlerimin önünden. Ve kısacık hayatı aciz satırlarıma düşüverdi;


Bu yazıyı paylaş      Sayfayı yazdır    
  YORUMUNUZU YAZIN
Isminiz
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
 
  
Açiklama :

Yorum yazarken lütfen küfür, hakaret ve suç unsuru teskil edecek ifadeler kullanmayiniz. Bu tür yorumlar editörlerimiz tarafindan onaylanmamaktadir.

  
  
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
  
   
 
YAZARLAR Tüm Yazarlar
Şevket ÖZSOY
Kırlangıçoğlu Oktay
İsmail Tekpınar
Hakan Öztürk
Seyfettin Çetiner
Fazlı GÜVENTÜRK
  
 E-GAZETE E-Gazete Arşiv
  21 Temmuz 2018 Cumartesi
  
  
 ÇOK OKUNANLAR  
  
 
Sitemizden yararlanırken gizlilik ilkelerini okumanızı tavsiye ederiz.
İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tüm hakları saklıdır. 2010 - Tasarım ve kodlama :kergisi
Tel : 0318 224 34 34  -  E-mail : bilgi@kalehaber.net