19 Ekim 2018 Cuma
 
ANA SAYFA FOTO GALERİ KIRIKKALE WEB TV İLÇE-BELDE HABERLERİ
Haber Ara  
 
TGF’de Büyük Bir Ailedir
TGF’de Büyük Bir Ailedir
Öztürk’ten Çiftçilere ve Taşıma Sektörüne Müjdeli Haber
Öztürk’ten Çiftçilere ve Taşıma Sektörüne Müjdeli Haber
Ticaret Borsası’ndan enflasyon mücadelesi
Ticaret Borsası’ndan enflasyon mücadelesi
Fikir Sizin Kırıkkale Hepimizin
Fikir Sizin Kırıkkale Hepimizin
  YAZARLARIMIZ
Devletin İflası Düyun-u Umumiye
05 Ekim 2018 Cuma Bu yazı 8736 kez okunmuştur.
 
  
Yazı boyutu : 13 Punto 15 Punto 17 Punto 19 Punto

 

Devletlerin yıl içindeki toplam gelirleri, o yıl içindeki toplam harcamalarından daha az ise bütçe açığı oluşması kaçınılmaz bir durumdur. Devletler oluşan bütçe açığını kapatabilmek için genelde iki yönteme başvururlar. Bunlardan birincisi vergi oranlarını artırmak ve artırmanın yeterli olmadığı durumlarda da yeni vergiler koymak. İkinci ve daha az istenen yöntem ise borçlanmaya gitmektir. Borçlanma tercih edildiğinde bu hem iç hem de dış borçlanma yöntemiyle yapılabilir. Osmanlı İmparatorluğu da 19. yüzyılda bütçe açıklarını kapatabilmek için genellikle ikinci yöntem olan borçlanmaya başvurmak zorunlu kalmıştır.

Osmanlı İmparatorluğu’nun borçlanma nedenleri 

  • Merkezi otoritenin zayıflaması

  • Tımar Sisteminin yozlaşması

  • Ayan teşkilatının güçlenerek devletin bazı gelirlerine el koyması

  • Uzun süren savaşlar nedeniyle askeri harcamalardaki artış

  • Yapılan reformların maliyeti

  • Kırım Savaşı ile başlayan Avrupa tipi yaşam biçimi

  • Sanayi Devrimi nedeniyle Osmanlı’nın yabancı ürünlerle rekabet edememesi

  • Sömürgeci devletlerin Osmanlı Devleti üzerindeki siyasi isteklerini iktisadi politikalarla gerçekleştirme arzusu

    Nihayet 1854 Kırım Savaşı Osmanlı maliyesine indirilen son darbe olmuştu. Kırım Savaşı’nın getirdiği yeni harcamalar ve nakit paraya duyulan aşırı ihtiyaç Galata bankerlerinin hükümete vermekte olduğu kısa vadeli avansların çok üzerindeydi.  Ve böylece 24 Ağustos 1854 tarihinde, Mısır’dan gelecek vergi karşılık gösterilerek Türkiye’nin mali tutsaklığının başlangıcı olarak da değerlendirebileceğimiz Osmanlı Devleti’nin ilk dış borçlanması “Dent Palmer and Company” ve “Goldschmids and Company” adlı İngiliz şirketlere yapıldı.

    Osmanlı Ekonomisinin Dış Borç Batağı ve  Rüsum-ı Sitte İdaresi 

    Osmanlı Devleti, 1854 yılında başlayan borçlanma batağı sürecine 1875 yılına kadar dayanabildi. Öyle ki 1874-75 yılı bütçe geliri 25.104.928 lira iken, 5 yıla ait dış borç ödeme taksiti 13.200.000 liraya ulaşmıştı. 1854-1875 yılları arasında Batılı devletlere 220 milyon sterlin borçlanılmıştı ama ele geçen para yalnızca 116 milyon sterlindi. Bu dış borç taksitinden başka iç borç taksitleri de bütçe üzerinde ayrı bir yük oluşturuyordu.

    13 Temmuz 1878 günü Berlin Antlaşması gereği Osmanlı Devleti’nin borçlarını ödemesi için uluslararası mali bir komitenin kurulması tavsiye edilmişti. Bu tavsiye kararı gerek Osmanlı Hükümeti gerekse Galata Bankerleri tarafından sert tepkiyle karşılandı. Zira bu tavsiye kararı, Osmanlı Devleti açısından iç işlerine karışmak, Galata Bankerleri tarafından ise kendi alacaklarının böyle bir yöntemle tahsilini istememeleriydi. Bunun üzerine hükümet ile Osmanlı Bankası ve Galata Bankerleri arasında 22 Kasım 1879 günü bir anlaşma yapıldı. Bu anlaşma 1879 Kararnamesi diye anılmaktadır. Anlaşmaya göre; Hükümet, Müskirat, (alkollü içecek) Pul, İstanbul civarındaki deniz ürünleri vergisi, Edirne-Samsun-Bursa İpek Öşrü, Tönbeki ve Tütün Tekeli vergilerinin toplanması ve işletme hakkını 10 yıllığına Osmanlı Bankası’na ve Galata Bankerlerine veriyordu. İşte Osmanlı Bankası’nın ve Galata Bankerlerinin adı geçen gelirleri toplayıp işletmek ve kararnamede belirtilen iç borçları ödemek amacıyla kurmuş oldukları yönetime Rüsum-ı Sitte İdaresi adı verilmiştir.

    Avrupalı alacaklılar, 1879 Kararnamesi’ne ve Kararname uyarınca kurulan Rüsum-ı Sitte İdaresi’ne çok sert tepkiler gösterdiler. Çünkü iç borçların ödenmesi ve yukarıda belirtilen gelirlerin yönetiminin Osmanlı Bankası ve Galata Bankerlerinin eline geçmesi Avrupalı tahvil sahiplerinin hazmedemeyeceği bir gelişmeydi. Bunun üzerine Avrupalı tahvil sahipleri, Osmanlı Hükümeti ile iç borç alacaklıların arasında yapılan bu anlaşmanın uygulanmaması için çeşitli girişimlerde bulundular. Bu girişimler, kendileri açısından 1880 yılında olumlu gelişmelere sebep oldu. Osmanlı Hükümeti, 3 Ekim 1880 günü bir genelge yayınlayarak alacaklıların kendilerinin seçtikleri birer üyeyi İstanbul’a temsilci olarak göndermelerini istiyordu. Osmanlı Hükümeti’nin bu yaklaşımı üzerine alacaklılar kendilerini temsil etmek için aralarından seçerek belirledikleri temsilcilerini İstanbul’a göndereceklerini Osmanlı Hükümeti’ne bildirmişlerdi.

    Düyun-u Umumiye İdaresi’nin Kuruluşu

    Avrupa’dan gelen bu alacaklı temsilcileri ile Osmanlı Devleti tarafından görevlendirilen memurlar bir komisyon kurarak devletin borçlarını ödeme şekillerini ve bir sistem kurarak bu işlerin takibi için çalışmalar yapacaklardı.

    Osmanlı Hükümeti temsilcileri ile Avrupalı alacaklıların temsilcileri 1 Eylül 1881 günü başlayan ve yaklaşık 4 ay süren çalışma ve görüşmeler sonucu ortak bir metin üzerinde anlaştılar. Bu metin hükümet tarafından bir kararname şekline getirildi. Kararname, 20 Aralık 1881’de Padişah tarafından İrade-i Seniyye olarak yayınlanarak resmi bir nitelik kazanmış oldu. İrade-i Seniyye’nin yayın tarihi Hicri 28 Muharrem 1299 yılına rastladığından bu kararnameye Muharrem Kararnamesi denilmektedir.

    Kararnamede Osmanlı borçlarının yönetimi için bir kurum oluşturulması konusunda anlaşılmıştı. İleride de çok tartışmalara sebep olan bu kuruma “Düyun-u Umumiye-i Varidat-ı Muhassasa İdaresi,” kısaca “Düyun-u Umumiye İdaresi” denilmiştir. Böylece ilk dış borçlanmasını 1854 yılında gerçekleştiren Osmanlı, II. Abdülhamid’in padişahlığı döneminde kurulan Düyun-u Umumiye İdaresi ile borçlanma serüveninde yeni bir sayfa açıyordu.

    İdare’nin Yapısı

    Merkezi İstanbul’da bulunan Düyun-u Umumiye İdaresi’nin en yetkili organı olan İdare Meclisi’ydi. Toplam üye sayısı 7 olup, bunlardan 5’i Avrupalı tahvil sahibi temsilcisi, 1’i Osmanlı tahvil sahibi temsilcisi, 1’i de iç borçlar temsilcisi statüsündeydiler. İstanbul’da kurulan 4 merkez müdürlükleri ile bölge müdürlüklerinden oluşan taşra teşkilatları da genel müdürlüğe bağlanmıştı. 1898’in sonunda bölge müdürlüklerin sayısı 26’ya, il ve ilçelerdeki müdürlüklerin sayısı ise 720’ye ulaşmıştı.

    İdare’nin çalışmalarının büyük bir kısmı vergi toplamaktan oluşmaktaydı. Bu işte belli başlı olan görevliler şunlardı: A’şar memurları, gümrük memurları, muvakkat şıra memurları, müskirat resmi bey’iyye memurları ve kaçakçılığı önlemek için görevlendirilen kolculardı. Bu memurların çalışma şartları, görev ve yetkileri her bir kısım için ayrı ayrı nizamnameler hazırlanarak belirlenmişti.

    İdarenin olumlu ve olumsuz yönleri

              Devlet dairesi gibi faaliyet göstermiş olan idarenin olumlu denebilecek yönleri de olmuştur. Borç anapara ve faizlerinde önemli miktarda indirim yapılmıştır. 252.1 milyon lira olan borcun, 110.6 lirası indirilerek 141.5 lira da mutabakat sağlanmıştır. Düzenli borç ödemeleriyle hükümetin itibarına önemli katkıda bulunulmuştur. Düşük oranda faizler alınmıştır %5-6 dan %3-4 e düşmüştür.

    İdarenin olumsuz yönlerini sıralayacak olursak; devlet maliyesi içinde ayırıcı ve özel bir yönetimin doğması kabul edilmiş bir bakıma devlet içinde devlet yapılanması suretiyle adeta devlet yarı-sömürge haline getirilmiştir.

     

    Avrupalı bankalarla işlem yapılması zorunluluğu getirilmesi ve gümrük tarifeleri üzerinde düzenleme yetkisinin sınırlandırılması (kapitülasyonlar) sonucu, Osmanlı devletinin kendi kaynaklarını serbestçe tahsis edebilmesi açık biçimde kısıtlanmıştır.

     

    Demiryolları, limanlar, sigorta şirketleri, maden işletmeleri ve telgraf posta elektrik servislerinde çalışan memurlar vasıtasıyla yabancı ülkeler için her türlü bilgi ve istihbarata ulaşılabilmesi ulusal güvenliği tehdit etmiştir. Bu idare, batılı devletlerin verdikleri ağır koşullu borçların bir güvencesi kapitülasyonların da daha etkili ve garantili devamını sağlıyordu.

     

    Düyun-u Umumiye İdaresi görünürde Osmanlı İmparatorluğu’nun bir kurumu, gerçekte ise hükümet yerine yalnızca alacaklılara karşı sorumluğu bulunan bir yapılanmaydı. Zamanla adeta Osmanlı ekonomisi denetleyen ikinci bir maliye durumuna geldi. Örneğin 1912 yılında Maliye Bakanlığı’nda yaklaşık 5.500 memur çalışırken, Düyun-u Umumiye İdaresi’nde tam 9.000 memur bulunmaktaydı. Osmanlı ekonomisi üzerindeki etkisi zamanla o derece güçlendi ki, Osmanlı İmparatorluğu’nun gelirlerinin yaklaşık üçte biri idare tarafından tahsil edilmeye başlandı.

    Lozan ve Osmanlı Borçlarının Bitişi

    Kurtuluş Savaşı başarıyla sonuçlanıp İtilaf Devletleri Türkiye Cumhuriyeti’ni tanımak zorunda kalınca Lozan Konferansı’nda Osmanlı borçları ve Düyun-u Umumiye yeniden gündeme geldi. Ankara Hükümeti daha Kurtuluş Savaşı devam ederken Osmanlı Devleti’nin bıraktığı borçları bazı koşullarla kabul ederken, Düyun-u Umumiye’yi tek taraflı olarak tamamen reddediyordu. Çok uzun tartışmaların sonunda Lozan Antlaşması ile Osmanlı borçlarının, hem Balkan Savaşları’ndan, hem de 1 Ağustos 1914’den sonra Osmanlı Devleti’nden ayrılan devletler arasında, her birinin aldığı arazinin geliri ile orantılı olarak paylaştırılması kabul edildi. Lozan Antlaşması’nın yürürlüğe girdiği tarihten sonra, 1 Temmuz 1925’te, Fransız Dışişleri Bakanlığı’nda toplanan komisyonda Ankara Hükümeti toplam 129,6 milyon lira olan Osmanlı borçlarının % 65,2’sine denk gelen 84,6 milyon TL’yi ödemeyi kabul ediyordu.  Daha sonra başka borçların eklenmesi ile bu tutar 107,5 milyon liraya ulaşmıştır.

    Lozan Antlaşması’nda mutabakata varılan bir diğer konu da 1928 yılında kurulacak olan Paris Komisyonu idi. Komisyon, Lozan Antlaşması uyarınca çeşitli devletlere paylaştırılan Osmanlı borçlarını bu ülkelerden tahsil etmekle görevliydi. Paris Komisyonu’nun göreve başlamasıyla Düyun-u Umumiye İdaresi işlevini yitirmeye başlamıştı.

    Sonuç olarak Osmanlı devletinin son yetmiş yılını Türkiye Cumhuriyetinin ise ilk otuz yılını meşgul eden bu borçların son taksiti ilk alındığı tarihten tam bir asır sonra 1954 yılında  ödenmiş ekonomik bağımsızlık yolunda önemli bir adım atılmıştır.

     

    Hesapsızca borç almanın, üretememenin ve ülke ekonomisini yönetememenin sonucunda borçlu olduğunuz ülkeler ekonomimize el koymaktan geri kalmıyorlar. Bundan yüzyıl önce adı Duyun-u Umumiye idi. Bugün isim değişse de yapılan işlem aynısı oluyor.


Bu yazıyı paylaş      Sayfayı yazdır    
  YORUMUNUZU YAZIN
Isminiz
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
 
  
Açiklama :

Yorum yazarken lütfen küfür, hakaret ve suç unsuru teskil edecek ifadeler kullanmayiniz. Bu tür yorumlar editörlerimiz tarafindan onaylanmamaktadir.

  
  
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
  
   
 
YAZARLAR Tüm Yazarlar
Kırlangıçoğlu Oktay
Şevket ÖZSOY
Fazlı GÜVENTÜRK
İsmail Dursun Kuzucu
  
 E-GAZETE E-Gazete Arşiv
  18 Ekim 2018 Perşembe
  
  
 ÇOK OKUNANLAR  
  
 
Sitemizden yararlanırken gizlilik ilkelerini okumanızı tavsiye ederiz.
İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tüm hakları saklıdır. 2010 - Tasarım ve kodlama :kergisi
Tel : 0318 224 34 34  -  E-mail : bilgi@kalehaber.net