13 Aralık 2018 Perşembe
 
ANA SAYFA FOTO GALERİ KIRIKKALE WEB TV İLÇE-BELDE HABERLERİ
Haber Ara  
 
Sanayi'de  cinayet
Sanayi'de cinayet
Hacılar MHP ile kazanacak
Hacılar MHP ile kazanacak
Belediye Kışa Hazır
Belediye Kışa Hazır
'Kara İlyas' Raflarda
'Kara İlyas' Raflarda
  YAZARLARIMIZ
KÂR ve ZARAR
04 Aralık 2018 Salı Bu yazı 971 kez okunmuştur.
 
  
Yazı boyutu : 13 Punto 15 Punto 17 Punto 19 Punto

 

Bu yazıyı 16 Kasım 2018 tarihinde Cuma namazı öncesi dinlediğim vaaz üzerine yazmak istiyordum, ancak ayakkabılarımla alakalı bir gelişme düşüncemin tehirine sebep olmuştu. Aradan geçen günler o gün yazmak istediğim bazı hususların unutulmasına, bazılarının değişmesine ve bazılarının da gelişmesine vesile oldu. İlk düşünülenlerin yazılması elbette o anki sahip olunan fikirlerin neşrine zemin hazırlıyor ve kanaatimce samimi özellikler taşıyor, ancak durup düşünmenin de olumlu yanları bulunuyor ve zannımca “demlenme” denilen hadise de böylelikle gerçekleşiyor.

 

Vaiz efendi konuşmasında: “Allah Teâlâ’nın işlenen bir hatayı bir günah, hayır ve hasenatı da on katı sevap olarak yazdığından bahisle bir insanın normalde cehenneme gitmek için çok çaba sarf etmesi gerektiğini, hâlbuki cennete gitmenin daha kolay olduğunu, zira olumlu bir harekete karşı bazı vakitlerde ve durumlarda bazen on, bazen yüz ve bazen de yedi yüz ve bin sevap verildiğini” söylüyordu. Düz mantıkla düşünüldüğünde vaiz efendi doğru söylüyordu, ancak o hafta sonu ve muhtemelen Pazar günü bir tv programında eğitimci-psikolog ve daha bilmem hangi mesleğe sahip işin uzmanı birileri ise insanın kötülük yapmak için daha çok imkânının bulunduğunu, oysa iyilik yapmak için fırsatın insanların önüne nadir çıktığını söylüyor ve vaizin dediğinin tersine bir korelasyondan bahsediyorlardı. Nasrettin hoca misali, bu kimseler de doğru söylüyordu aslında. Nitekim gündelik hayatımızı dikkate aldığımızda trafikte kızıp sinirlenmemiz için onca sebep varken, petrolün-doların-altının-faizlerin düşmesine karşın fiyatların hâlâ düşmeyişine ve hatta bazılarının yukarıya doğru seyrine bakarak kızmak ve bir sürü laf etmek söz konusuyken, çevremizde olan ve kokuşmuş dünyanın artık ikiyüzlülüğü de bir yana bırakıp tüm çıplaklığıyla arz-ı endam ederek seyeran etmesi karşısında söyleyecek yığınla sözümüz bulunmasına rağmen gönüllerimizi şenlendirecek bir haber duymayışımız ve bir hareket görmeyişimize ne demeliydi? Yoksa olanlar başkaydı da biz hadiseleri görmek istediğimiz gibi mi görüyorduk? Mesela bu yazının başlığında olduğu gibi, neden kötüden veya olumsuzdan iyiye ve olumluya değil de iyiden kötüye doğru yol alıyor, cümlelerimizi olumludan olumsuza doğru kuruyorduk? Aynı şeyi hikâyelerimiz ve masallarımız söz konusu olduğunda da tekrarlıyor ve “bir varmış bir yokmuş” derken yönümüzü varlıktan yokluğa, olumludan olumsuza doğru dönüyorduk? Çocuklarımız, öğrencilerimiz, arkadaşlarımız, akrabamız, yöneticilerimiz, işimiz, gelirimiz, hayallerimiz ve projelerimiz, başkalarıyla ilişkilerimiz söz konusu olduğunda neden şükretmiyor da hep şikâyet, ama hep şikâyet ediyorduk? Hâlbuki Yaratan’ın bazı ifadelerine dikkat edecek olsaydık eğer geceden gündüze, yokluktan varlığa, olumsuzluktan olumluya doğru bir sıralamanın olduğunu da görürdük. Gerçi bunun tam tersi ifadelerin bulunduğunu da göz ardı etmememiz gerekir, ancak dengeyi, eskilerin deyimiyle muvazeneyi nasıl kuracaktık?

 

Öncelikle başlığa dair bir şeyler söylemem icap eder. Gitgide maddileşen ve grileşen hayatımızda kâr denildiğinde çoğumuzun aklına gelen ilk şey para oluyor ve nedense kâr eşittir para şeklinde bir düşünceye doğru frenleri tutmayan ve son sürat giden bir araç gibi yol alıyoruz. Neden her şeyi paraya tahvil ediyor ve neden her şeyi para üzerinden değerlendiriyoruz? Yoksa şu bir yandan acımasızca eleştirirken bir taraftan da içine girmeye ve kabul edilmeye can attığımız Batı dünyasının oyununa geliyor ya da onlardan geri kalmamak uğruna onların renkleriyle mi renklenmeye çalışıyoruz? Yıllar önce çocuklarıma söylediğim şu sözü ne ben unutuyorum ne de oğlum unutturuyor: “Kimi kaybettiğine üzülür kimi de kazanamadığına.” Sütsüz Kahve hikâyesinde olduğu gibi, kaybetmek ile kazanamamak aynı şeyler olmamasına karşın nedense aynıymış gibi değerlendiriliyoruz. Birisi elinde olanı kaybettiğine üzülürken, diğeri henüz kendisinin olmamış olanı kaybettiğine üzülüyor ve asla bu iki kayıp aynı şey olmuyor. Oysa çoğumuz aynı yanılgıyı yaşıyor ve varlık ile yokluğu aynı düzlemde değerlendiriyoruz. Aklıma hemen yıllar önce okuduğum: “İnsanların en âcizi dost edinmeyendir. Bundan da âcizi ise dostunu yitirendir” şeklindeki söz geliyor. Lidyalılar parayı bulmadan önce acaba her şey neyle değerlendiriliyordu ve kâr denildiğinde akla ne geliyordu?

 

Yoğun bakımda yatan bir hastanın parmağını kımıldatması ya da gözünü hafifçe aralaması, yetim veya öksüz bir çocuğun sevindirilmesi üzerine gözündeki ve yüzündeki gülümseme, açlıktan ve yokluktan takati kesilmiş birisine sıcacık bir çorba ikram olunması, soğuktan donmak üzere olan birilerinin sıcak bir eve alınması, uçurumdan düşmek veya atlamak üzere olan insanın elinden tutulması, ağaca çıkıp da inemeyen bir kedinin aşağıya indirilmesi, uçamayan bir kuşun kanadının iyileştirilmesi, suyun dışında kalmış bir balığın tekrar suya bırakılması, kuyuya düşmüş bir insan ya da hayvanın çıkarılması, ödeyemediği borcunu onur meselesi yapmış ve intihara karar vermiş birisine yardım edilmesi, iftiraya uğramış birisinin aklanması, hürriyeti çeşitli sebeplerle elinden alınmış birisine hürriyetinin iade olunması ve daha sayamadığım pek çok olumlu hareket az kâr mıdır dostlar? Ve layık olmadığımız halde ve ufak bir iyiliğimiz karşılığında bağışlanmamız, merhamete ve şefkate duçar olmamız nasıl bir kârdır ve istatistiksel ya da rakamsal olarak getirisi nedir?

 

Öğrencilerimiz olmazsa hocalığımızın, hastalarımız olmazsa doktorluğumuzun, askerlerimiz olmazsa komutanlığımızın, cemaatimiz olmazsa imamlığımızın, milletimiz olmazsa devlet başkanlığımızın, eşimiz-çocuklarımız-dostlarımız ve sağlığımız olmazsa sahip olduklarımızın, kulluğumuz olmazsa insanlığımızın ne ehemmiyeti olabilir ki sahi? Apartmanımızda ve evimizde tek başımıza kalmak, ıssız kalan dünyada yalnız yaşamak, yemeği tek başına yemek, çayı ve kahveyi yalnız içmek, maçı tek kale oynamak, tahterevalliye bir başına oturmak, hayat denilen uzun ve çileli yolu tek başına yürümek, ölüme giderken yapayalnız olmak ne zor şeydir. Seçimlerimiz çok önemli gerçekten, zira hem bu dünyamız hem de ötekisi seçimimize göre şekilleniyor. Gerçi küçük kızım Gülşah, her seçimin bir vazgeçiş olduğunu söylüyor, ancak birilerinden ve bir şeylerden vazgeçmeden de seçim yapamaz mıyız acaba? Yani hem bu dünyadan vazgeçmeden hem de öteki tarafa yatırım yapmayı ihmal etmeden, hem dostlarımızı kaybetmeden hem de yeni dostlar kazanmayı terk etmeden, hem çalışmayı ve para kazanmayı bırakmadan hem de muhtaç olanlara yardım etmeyi aksatmadan, bir yandan yaşlanırken yaşlanmanın bir nimet olduğunu göz ardı etmeden, emsal ve akranımız sessiz ve sedasız bu dünyadan göçüp giderken ölümün de bir nimet olduğunu unutmadan yaşamak mümkün değil midir? Elbette mümkündür diye düşünüyorum, çünkü ölüm de hayat da, kâr da zarar da, varlık da yokluk da, mükâfat da mücazat da aynı anda var ve hepsi iç içe. Ancak oğlum Yavuz Selim konuya başka bir boyut kazandırıyor ve iktisatta başka bir terimden söz ediyor. Diyor ki: “Bir şeyin bedeli ya da fiyatı o şey için neyden vazgeçtiğindir.” Şimdi bu önermeye baktığımızda örneğin, ders çalışmanın bedeli uykusuz kalmaktır şeklinde bir sonuca ulaşıyoruz, ama bir yandan da çalışmanın bedelinin emeğin karşılığını almak ve hedefe ulaşmak demek olduğunu görüyoruz. Tersinden bir önermeyle bu defa sadece ve sadece gezip tozup eğlenmenin ve başka bir şey yapmamanın bedelinin tembel olmak, asalak olmak, hatta değersiz olmak anlamına geldiğini; yine çalışmamanın ve üretmemenin bedelinin fakir kalmak, kazanamamak, umutsuz olmak, birilerine bağımlı yaşamak olduğunu anlıyoruz. Merhamet etmemenin bedelinin merhamet görmemek, paylaşmamanın bedelinin zor günde yardım almamak/alamamak, sadece ve sadece bu dünyayı düşünmenin öteki tarafı kaybetmek, bencilliğin dostsuz kalmak, sevgisizliğin mutsuz olmak, kibrin yalnızlık olduğunu duyarak ve yaşayarak öğreniyoruz. Dostlarımızı terk edersek eğer dostsuz kalacağımızı, parayı öncelersek eğer mutsuz olacağımızı, yapmamız gereken bir hareketi ya da söylememiz gereken bir sözü zamanında yapmaz ve söylemezsek eğer maliyetin bize ileride çok pahalıya mâl olacağını unutmamalıyız.

Bir yılı daha bitirmeye çalıştığımız bu günlerde şirketler bilançolarını hazırlamaya, seçime gitgide yaklaştığımız demlerde siyasi partiler anketlerini ve hesaplarını yapmaya, dönem sonu sınavları yaklaşırken öğrenciler notlarını hesaplamaya başladılar bile. Peki, bizler kâr ve zarar değerlendirmesi yapmayı düşünüyor muyuz, yapacak mıyız ve yapmalı mıyız kıymetli dostlar? Ne kazandık ne kaybettik, kazandık mı kaybettik mi yoksa kazandığımızı ya da kaybettiğimizi mi zannediyoruz?

Sonunda kazananın hep ölüm olduğu söyleniyor, sizler ne diyorsunuz sahi?

Selametle kalın kıymetli dostlar…


Bu yazıyı paylaş      Sayfayı yazdır    
  YORUMUNUZU YAZIN
Isminiz
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
 
  
Açiklama :

Yorum yazarken lütfen küfür, hakaret ve suç unsuru teskil edecek ifadeler kullanmayiniz. Bu tür yorumlar editörlerimiz tarafindan onaylanmamaktadir.

  
  YORUMLAR
Şevket ÖZSOY  -  05-12-2018 - 14:01
Hocam, kaleminize sağlık, Kalehaber yazar ailesinde görmekten çok mutlu olduk. Sizden istifade etmeye çalışacağız..
  
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
  
   
 
YAZARLAR Tüm Yazarlar
Kırlangıçoğlu Oktay
İsmail Dursun Kuzucu
Şevket ÖZSOY
Hakan Gökkaya
  
 E-GAZETE E-Gazete Arşiv
  12 Aralık 2018 Çarşamba
  
  
 ÇOK OKUNANLAR  
  
 
Sitemizden yararlanırken gizlilik ilkelerini okumanızı tavsiye ederiz.
İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tüm hakları saklıdır. 2010 - Tasarım ve kodlama :kergisi
Tel : 0318 224 34 34  -  E-mail : bilgi@kalehaber.net