16 Eylül 2019 Pazartesi
 
ANA SAYFA FOTO GALERİ KIRIKKALE WEB TV İLÇE-BELDE HABERLERİ
Haber Ara  
 
Trafik Kazası  4 Yaralı
Trafik Kazası 4 Yaralı
Kırıkkale'de Deprem
Kırıkkale'de Deprem
Tarihi Bina Müze Olmalıdır
Tarihi Bina Müze Olmalıdır
İlk Yardım Hayat Kurtarır
İlk Yardım Hayat Kurtarır
  YAZARLARIMIZ
Alparslan dan ve Atatürk e Malazgirt ve Başkomutanlık Meydan Muharebeleri
28 Ağustos 2019 Çarşamba Bu yazı 2561 kez okunmuştur.
 
  
Yazı boyutu : 13 Punto 15 Punto 17 Punto 19 Punto

 

(26 Ağustos, 1071 – 26 Ağustos, 1922)

Anadolu’nun kapılarını Türklere açmak ve buraları üzerinde yaşanabilecek bir vatan yapmanın ilk mücadeleleri şüphesiz Selçuklularla başlamıştır. Türkler doğudan başlayarak sürekli bir şekilde Anadolu’nun iç kısımlarına doğru ilerliyorlardı. Her hangi bir tedbir alınmadığı takdirde, bu akıncı atlarının nal sesleri çok yakın bir gelecekte belki de Bizans surlarında yankılanacaktı.

Doğuda beliren bu Türk tehlikesinin Anadolu ve köhnemiş Bizans, hatta daha geniş bir ifade ile Batı Hıristiyan dünyası için ne kadar ciddi bir tehlike oluşturduğunu anlayan Bizans imparatoru Romanos Diogenes, çok büyük bir ordu ile hareket ederek Doğu Anadolu’ya gelmiştir. Gayesi; İmparatorluğun kaybedilmiş topraklarını geri almak, Türk tehlikesini bertaraf etmek ve İslâm dünyasına iyi bir ders vermekti. İmparatorluğun doğu sınırların emniyeti de bu şekilde sağlanmış olacaktı.

Fakat onun karşısına cihangir Asya ordularının en büyük komutanlarından biri olan Alparslan çıkmıştı.

İlk ordu arasında harp 26 Ağustos 1071 tarihinde bir cuma günü öğleden sonra Malazgirt ovasında başladı. Silahça üstün, askerce çok daha üstün, harp malzemeleri bakımından daha da üstün olan mağrur Bizans imparatoru, neye uğradığını bilememiş ve çok güvendiği askerî varlığı bir kaç saat içinde eriyip gitmişti. Diogenes; Alparslan’ın yaptığı her türlü barış teklifini küstahça reddeden bu mağrur imparator, esirler arasında perişan bir halde kendisini hakir gördüğü Türk Selçuk Sultanının karşısında bulmuştu.

Bizans ordusu Malazgirt Ovasında tamamen imha edildiği için Türk akıncıları artık ciddi bir mukavemetle karşılaşmamışlar ve Romanos Diogenesin ölümünden sadece iki yıl sonra Ege ve Marmara sahillerine inmişler, Üsküdar’dan İstanbul’u selâmlamışlar ve bütün Anadolu’da at koşturmuşlardır.

Ne yazık ki, Hıristiyan Batı dünyası Anadolu’nun, Türklerin eline geçmesini hazmedememiş her vesile ile acı bir intikam almak istemiştir. İşte insanlık ve bu arada Hıristiyanlık tarihinin yüz karası olan “Haçlı Seferleri” sadece bunun için yani Türkleri Anadolu’dan kovmak için başlatılmıştır.

Batı dünyası, bu arzu ve Türkleri Anadolu’dan kovma ihtirasından hiç bir zaman vazgeçmemiştir. Onlara göre Anadolu, İstanbul, Hıristiyan azizlerin artıkları ile dolu olan bu yerler barbar Türklerden arındırılmalı ve Türkler buralardan çekilip gitmeli idiler.

Batı, bu korkunç hülyasını gerçekleştirmek için bütün bir haçlı dünyasını Avrupa’yı ayağa kaldırmış ve bu haçlı orduları 1071 tarihinden başlayarak XX. yüz yılın başına kadar yâni “Başkomutanlık Meydan Muharebesi”ne kadar tam dokuz asır Türklere kılıç çekmiştir.

İşte Batı dünyası ile bizim aramızda bir kan ve ateş kasırgası halinde asırlardır devam edip gelen ve bize çok pahalıya mal olan siyasî kavga ve trajedinin temelinde bu gerçek yani Türkleri Anadolu’dan kovma gerçeği yatmaktadır.

BAŞKOMUTANLIK MEYDAN MUHABERESİ

Dünyada Türk Milletinden başka hiç bir milleti tarih sahnesinden silmek için böylesine çok yönlü melun planlar yapılmamıştır. Bugün bile bu güzel yurdumuzu parçalamak ve bizleri birbirimize düşürerek bölmek isteyenler vardır. Türkiye üstüne oynanan bu oyunlar, hâlâ o kara hain emellerin uygulama ve devamından başka bir şey değildir.

En son nihayet “Birinci Dünya Harbi” sahneye konulmuş ve Sevr anlaşması gibi rezil bir belge ile de Türkler Anadolu’da boğulmak istenmiştir. Türk Milletini diri diri mezara gömülmeğe mahkûm etmişlerdi.

Batılı emperyalistler bu işi Yunan palikaryalarına bırakmışlar ve onları Anadolu’yu yeniden istilâ etmeye kışkırtmışlardır.

Kendilerini kokuşmuş Bizans İmparatorluğunun varisi ilân eden ve İstanbul’u yeniden ele geçirmenin hülyası ile çırpınıp duran Yunanlılar artık vaktin geldiğine inanarak İzmir’e girmişler tüyler ürperten bir vahşet ve zulüm ile Anadolu’ya doğru ilerlemeye başlamışlardır.

Belki bu, Türk Milleti için tarihin gerçekten de en kara ve felâketli günlerini oluşturmakta idi. Türk Milleti başına gelen bu felâketten yılmadı. Onun gözü gönlü Ankara’da idi. Oradan doğacak bir milli irade güneşi, onun imdadına yetişti.

İşte bu günlerde memleketin dört bir köşesinde engin bir sevgi, zengin bir coşku içinde kutladığımız Başkomutanlık Meydan Muharebesi, Türk Milletinin böylesine bir arayış içinde bulunduğu bir dönemde başlamıştır. Türk Milleti topyekûn bir kurtuluş savaşına hazırlanıyordu. Ya istiklâl ve hürriyet içinde yaşayacak veya ölecekti. Bu bir bakıma Türkün ateş, kan ve barutla imtihanı demekti.

Büyük Atatürk; daha önce Bizans ordularının karşısına çıkan büyük ceddi Ulu Hakan Alparslan gibi her türlü hazırlıklarını büyük bir özen ve gizlilik içinde tamamladıktan sonra TBMM orduları “Başkomutanı olarak cepheye hareket etmiştir”.

Büyük Taarruz da (tıpkı Malazgirt meydan savaşı gibi) 26 Ağustos 1922 tarihinde, şafak vaktinde başlamıştır. Türk askeri, diğer tarafta ise emperyalist emellerin gerçekleştirmeye çalışan Yunan palikaryası vardı.

30 Ağustos günü Dumlupınar’da Başkomutanlık meydan muharebesi yapıldı. Düşman çevik Türk birlikleri tarafından kuşatılarak ona en ağır darbe vurulmuş oldu. Artık, Yunan ordusunun bir kere daha derlenip toparlanmasına imkân yoktu.

Böylece Batılı emperyalistlerin çok büyük ümitler besleyerek Türklerin üzerine gönderdiği bu çapulcular sürüsü bir kere daha Anadolu’da boğulmuştu. Hatta son anda Başkomutanlığa getirilen General Trikopis ile birlikte Yunan ordusunun önde gelen birçok üst rütbeli subayı da bu esirler gurubu arasında bulunuyordu. Yunan ordusundan kaçıp kurtulmak isteyen kılıç artıkları bozguncu askerlerde İzmir Körfezinde denize dökülmüştü.

İbret almayanlar için tarih bir tekerrürden ibarettir. Bu defa da tarih bir kere daha tekerrür etmiş, daha önce Romanos Diogenes ve ordusunun başına gelen felâketler; ne ilâhi bir tecellidir ki aradan dokuz asır geçtikten sonra şimdi de Bizansın varisi sayanların, yani General Trikopis ve Yunan ordusunun başına gelmişti.

Kahraman Türk ordusunun bütün bir husumet dünyasına karşı kazandığı bu büyük zaferden bahsederken Atatürk daha sonra şöyle diyecektir; Bu meydan muharebesinin yapıldığı zamanda her sınıf askerlerimizin gösterdikleri gayret, kahramanlık her türlü takdirin üstündedir. Özellikle (bu kahraman) askerlerimizin Yunan ordusunun kalbine ve vicdanına verdiği korku çok daha önemlidir. O korku, o titreyiş ve dehşet… bütün Yunan ordusuna da sirayet etmiştir. Bundan da öte bu korku ve titreyiş bütün Yunan milletine de geçmiştir… Netice olarak bu savaş Yunanlıların ve Rumların kalbini sindirmiştir. Bunun üzerine bu savaşa “Rum Sındığı Meydan Savaşı” demek çok daha uygun olacaktır.

İşte büyük zaferin Türk tarihi, Türk Milleti için ifade ettiği mâna kısaca budur. Türkler Malazgirt Meydan Muharebesi ile Anadolu’da bir vatan kurmuşlardır. Başkomutanlık meydan muharebesi ile ise bu mukaddes Anadolu topraklarının Türk Milleti ve son Türk Devletinin sonsuza dek Türk yurdu olduğunu ve onları buralardan hiç bir güç ve kuvvetin söküp atmayacağını bir kere daha bütün dünyaya ilân ve ispat etmişlerdir. Anadolu kim ne derse desin Türkün öz yurdudur.

MALAZGİRTTEN BAŞKOMUTANLIĞA

Şimdi ben Türk ve insanlık tarihi için böylesine önemli sonuçlar doğuran bu iki parlak zaferin küçük bir karşılaştırırsak Türk tarihi ile birlikte dünya siyasî tarihinin mecrasını değiştiren bu iki zafer sebep ve sonuçları, itibarı ile şaşılacak derecede  benzerlikler görürüz.

1.İlâhi kader hem Malazgirt, hem de Başkomutanlık Meydan Muharebelerinin ikisi de aynı gün ve aynı ayda yani 26 Ağustosta başlamıştır.

2.Türk ordusu her iki harbi de Yunan ve Rum artıklarına karşı üstelik her iki savaş da Anadolu’da yapılmıştır.

3.Gerek Malazgirt, gerekse Başkomutanlık Meydan Muharebesinde Yunan ve Rum orduları çok büyük bir hezimete uğramıştır.

4.Hem Malazgirt, hem de Başkomutanlık Meydan Muharebesinde, Türk ordusu gerek asker, gerekse harp malzemeleri bakımından kendisinden kat kat üstün bir düşman gücü ile çarpışmış ve düşman ordusunu imha ederek kesin zafere ulaşmıştır.

5.Kaderin ne acı bir tecellisidir ki; Malazgirt Meydan Muharebesinde Bizans ve Rum ordusu Başkomutanı Romanos Diogenes, Türklere esir düştüğü ve Alparslan’ın huzuruna getirildiği gibi, başkomutanlık meydan muharebesinde de Yunan ve Rum orduları Başkomutanı General Trikopis de Türklere perişan bir halde esir düşmüş ve Atatürkün huzuruna getirilmiştir.

6.Diğer taraftan büyük Türk hükümdarı Alparslan, Türke has bir vakar ve haysiyetle, Romanos Diogenesi karşıladığı, onun hayatını bağışladığı, hatta ona taç ve tahtını iade ettiği gibi, aradan yaklaşık dokuz asır geçtikten sonra ise Büyük Atatürk de karşısına getirilen Yunan ordusu Başkomutanı General Trikopise de aynı muameleyi yapmıştır.

7.Alparslanın, Malazgirtte Haçlı Bizans ordusuna karşı kazandığı parlak zafer bütün İslâm dünyasında çok büyük bir sevgi ve coşku ile karşılandığı gibi Atatürkün kazandığı Başkomutanlık Meydan Muharebesi de hem Batıda hem de Arap İslâm dünyasında emperyalistlerin sömürüsü altında inleyip duran birçok milletler, Asyada Afrikada bu muhteşem zaferi topyekûn emperyalizme karşı kazanılan bir zafer olarak kabul etmişler ve bunun heyecanını duymuşlardır.

8.Her iki zafer de dünya siyasî tarihinin mecrasını değiştirmiş ve Türk Devleti olmadan rahat bir Avrupa ve Orta Doğunun olamayacağını ortaya koymuştur.

Bütün bunlar, ebet müddet Türk Devleti ve ebediyete kadar akıp gidecek Türk millî varlığının devamı içindir. Ebediyet yolunda kahraman ordumuzun kazandığı zaferler, o ulu yolu aydınlatan milli meşalelerimizdir. Bu, dün böyle olduğu gibi, bugün de böyle olmuş, yarın da böyle olacaktır.

Malazgirt zaferi “Yurt kuran” Başkomutanlık Meydan Muharebesi ise “Yurt Kurtaran Savaş” olması sebebi ile tarihimizin en önemli noktaları olmuştur. Türk gençliğine de bu kutsal mücadeleyi vu şuurla anlatmak gerekmektedir.

Alparslan’dan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e kadar geçen bütün devlet adamlarımızı, komutanlarımızı, kahramanlarımızı, Şehitlerimizi ve gazilerimizi rahmet ve minnetle anıyorum.

Bu yazıyı paylaş      Sayfayı yazdır    
  YORUMUNUZU YAZIN
Isminiz
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
 
  
Açiklama :

Yorum yazarken lütfen küfür, hakaret ve suç unsuru teskil edecek ifadeler kullanmayiniz. Bu tür yorumlar editörlerimiz tarafindan onaylanmamaktadir.

  
  
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
  
   
 
YAZARLAR Tüm Yazarlar
Halil Eşmebaşı
bahattin akyön
Gülüş Teke
Hakan Öztürk
  
 E-GAZETE E-Gazete Arşiv
  16 Eylül 2019 Pazartesi
  
  
 ÇOK OKUNANLAR  
  
 
Sitemizden yararlanırken gizlilik ilkelerini okumanızı tavsiye ederiz.
İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tüm hakları saklıdır. 2010 - Tasarım ve kodlama :kergisi
Tel : 0318 224 34 34  -  E-mail : bilgi@kalehaber.net