04 Ağustos 2020 Salı
 
ANA SAYFA FOTO GALERİ KIRIKKALE WEB TV İLÇE-BELDE HABERLERİ
Haber Ara  
 
Trafik Kazaları 13 Yaralı
Trafik Kazaları 13 Yaralı
Acemi Kasaplar Hastanelik Oldu
Acemi Kasaplar Hastanelik Oldu
Ev Dezenfekte Edildi
Ev Dezenfekte Edildi
Ölüm Genç Yaşta Yakaladı
Ölüm Genç Yaşta Yakaladı
  YAZARLARIMIZ
ÖYLE MİYDİ GERÇEKTEN
27 Mayıs 2020 Çarşamba Bu yazı 4504 kez okunmuştur.
 
  
Yazı boyutu : 13 Punto 15 Punto 17 Punto 19 Punto

 

Hemen hepimiz eski gülerden dem vurup, eskileri anmayı ve eski günlerde ne güzel zamanlarımız olduğundan söz ederiz.

            Bazen doğumlarda dokuz ay kontrolden geçilmediğinden, özel hastane devlet hastanesi araştırması yapıp en kaliteli doktor arayışında olmadan, bazen mahallenin, bazen köyün eğitim almadan alaylı olarak yetişen “ebe” vasıflı kadını ile doğum yapıldığından söz ederiz.

            Ultra bilmem ne çocuk bezi olmadan, topraklara bezlere sarılarak büyüdüğünden söz ederiz.

            Naylon ayakkabılarımız vardı, soğuk kuyu ayakkabılarımız vardı, sarı renkli pantolonlarımız vardı. Fermuarlı eşofmanlar ne büyük lükstü. Düşünün yanı şeritli, fermuarlı, bol paçalı bir eşofman ile beden dersine girmek ne demek?

            Karpuz kabuğundan teker yapıp, tel ile direksiyonunu tutturmak, hortumdan çember yapıp peşinde koşmak ne büyük zevkti. Onlardan söz ederiz.

            Bir deftere başında başka ders, ortasında başka ders, sonundan başa doğru başka bir ders yazdığımızdan, bir zeytini iki defa ısırdığımızdan, somun ekmeğin haftalık ancak alınabildiğinden, ekmeğimize salça sürdüğümüzden, muzu, kiviyi bilmediğimizden, portakal kabuklarından soba üzerinde aroma yaptığımızdan, yer sofrasında bir tabağa kaşık salladığımızdan söz ederiz.

            Okul harçlıklarımızdan yüz metre gidip gelmesi bir simit parasına denk gelen kiralık bisiklet turumuzdan, köyde ilkokulun üç sınıfının bazen beş sınıfının bir arada aynı derslikte ve şehirlerde yetmiş kişilik sınıflarda nasıl ders yaptığımızdan, öğrencinin nasıl yetiştiğini ama bir o kadarda o öğretmenlerin nasıl fedakârlık ile ders verdiğinden söz ederiz.

            Tatillerde kimimizin tornetçilik yaptığını, kimimizin sıhhi tesisatçılık yaptığını, kimimizin mahalle dolmuşlarında muavinlik yaptığını, kimimizin tezgahtarlık yaptığını ama asla yaz tatillerini aylaklık ile geçirmediğimizi anlatırız.

            Mutlaka Bruce Lee’nin etkisiyle hepimizin Taek won-do, Karate veya boks kursundan geçtiğimizi, basketbol, voleybol gibi sporların okul takımı sporu olduğunu anlatır dururuz.

            Şimdilerin öğrenci bulmakta zorlandığı teknik liselerin o zamanlar nasıl çetin sınavlar ile öğrenci aldığından söz ederiz.

            Dershanelerin herkesin gideceği yer olmadığından, çok para lazım olduğundan, haftalık çıkan bir dergiyi iki üç kişi birleşip aldığımızdan, dergiyi bırakın karalamayı incitmeden diğer arkadaşa vermemiz gerektiğinden söz ederiz.

            Bazılarımızın üniversite hayali bile kurmadığından çabucak hayata atılmak için okuyamadığından, bazılarımızın çok elit yerler kazanmış olmasına rağmen hayatın onları farklı meslek gruplarına yönlendirdiğinden söz ederiz.

            12 Eylül öncesi gençliklerinin mutlaka bir siyasi görüşü olduğunu, o görüş uğruna dayaklar yenilip, dayaklar atıldığını ama 12 Eylül darbesi ile korku ikliminden herkesin kardeş gibi olduğundan söz ederiz.

            Günümüzde liseyi bitiren gençlerin pek çoğunun elindeki tableti açıp kapatmaktan başka bir şey bilmezken biz yaştakilerin askerlik yaşından bile önce evlenip, hayatın yükünü omuzladığımızı, sorumluluk aldığımızı hele bazı mesleklerde (komutanlık gibi) onlarca yüzlerce kişinin sorumluluğunu üstlendiğimizi anlatırız.

             Televizyonun tek kanal olduğunu, sonra bir özel kanal kurulduğunu belirli saatlerde yayın yapıldığını, diğer zamanlarda yayın olmadığını televizyonların üzerine danteller serilip akşam açılmasının beklendiğini anlatırız.

            Bırakın cep telefonunu ev sabit telefonlarını bağlatmak için aylarca yıllarca beklendiğini, mahallede telefonu olan birkaç kişinin adeta postane gibi gurbette olanları görüştürdüğünü, postanelerde telefon numarası verilip bağlanması için dakikalarca beklenip bağlandığında iki dakikada kesildiğini ama o görüşmenin bile lüks sayıldığını anlatırız.

            Bilgisayar, akıllı cep telefonu, tablet hatta belimize özel insanlara verilen çağrı cihazlarının bile olmadığını anlatır dururuz.

            Anlatırız, anlatırız, anlatırız.

            Daha anlatmaya kalksak saatler süren şeyler anlatırız.

            Ama hepimiz tüm bunları anlattıktan sonra mutlaka;

            “zor günlerdi, zor şartlardı, hastanesi, postanesi, pastanesi, zordu. Ammmaaaa o zaman samimiyet vardı, yardımseverlilik vardı, destek olmak vardı, yaraya merhem olmak vardı, saygı vardı, sevgiler yapay değildi, organikti, bir lezzet vardı.” Derdi diye ilave ederiz.

            Öyle midi gerçekten?

            Selam ve dua ile…

Bu yazıyı paylaş      Sayfayı yazdır    
  YORUMUNUZU YAZIN
Isminiz
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
 
  
Açiklama :

Yorum yazarken lütfen küfür, hakaret ve suç unsuru teskil edecek ifadeler kullanmayiniz. Bu tür yorumlar editörlerimiz tarafindan onaylanmamaktadir.

  
  
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
  
   
 
YAZARLAR Tüm Yazarlar
Ahmet Tarlabölen
Başar Özdemir
Şuayip Bütün
Pınar Taşçı YIKILMAZ
Fazlı GÜVENTÜRK
  
 E-GAZETE E-Gazete Arşiv
  29 Temmuz 2020 Çarşamba
  
  
 ÇOK OKUNANLAR  
  
 
Sitemizden yararlanırken gizlilik ilkelerini okumanızı tavsiye ederiz.
İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tüm hakları saklıdır. 2010 - Tasarım ve kodlama :kergisi
Tel : 0318 224 34 34  -  E-mail : bilgi@kalehaber.net