28 Ekim 2020 Çarşamba
 
ANA SAYFA FOTO GALERİ KIRIKKALE WEB TV İLÇE-BELDE HABERLERİ
Haber Ara  
 
SENİ UNUTMAYACAĞIZ BAKANIM
SENİ UNUTMAYACAĞIZ BAKANIM
Bugün Rüzgar Eken Yarın Fırtına Biçecektir
Bugün Rüzgar Eken Yarın Fırtına Biçecektir
Öğretmen Adaylarına Çocuk Hakları Eğitimi
Öğretmen Adaylarına Çocuk Hakları Eğitimi
ABC ile ORSAV'dan İş Birliği
ABC ile ORSAV'dan İş Birliği
  YAZARLARIMIZ
ÖYLE BİR GEÇMİŞ Kİ ZAMAN
14 Ağustos 2020 Cuma Bu yazı 2285 kez okunmuştur.
 
  
Yazı boyutu : 13 Punto 15 Punto 17 Punto 19 Punto

 

Bu defa ki yazımın başlığı aslında bu olmayacaktı, ancak bazen şahısların, şehirlerin, hadiselerin rüçhan hakkı denilen üstünlüğü veya önceliği olur, işte bu yazı da ona binaen yazıldı. Başlığın televizyon seyreden ve yerli dizileri takip edenlere “Öyle Bir Geçer Zaman ki” dizisini hatırlattığının veya hatırlatacağının farkındayım. Benim kastım da bu zaten. Zaman izafi bir kavram, kime veya neye göre kısa veya uzun tartışılır. Tabiatıyla kendisi tartışmalı bir kavramın geçiş/akış hızı da, tesiri de farklıdır. Bazen milyonlarca veya binlerce senede meydana gelen bir şey çok kısa bir sürede ortadan kalkabilir; binbir meşakkatle ortaya konulmuş emekler yitirilebilir veya onlardan vazgeçilebilir. Güneş yaz günlerinde çoğu vakit 17-18 saat kainatı, mahlukatı ve bizi ışıklarıyla aydınlatır, ancak öyle mekânlar vardır ki kısa bir süreliğine güneşin doğuşuna veya batışına şahit olabilmek için insanlar oralara akın ederler. Her neyse, zaman konusu çok derin ve geniş bir okyanus olduğundan ben kendi sahilime döneyim.

Öyle Bir Geçer Zaman ki dizisine nazire yaparcasına ben de Öyle Bir Geçmiş ki Zaman dedim ve dizinin gösterime girdiği 2010 yılından şu ana kadar geçen on yıllık süreye baktım da başlığı öyle iliştirdimyazıma. On yıl öyle bir geçmiş ki hayatımdan, şaşırdım kaldım doğrusu. Konu ben değilim elbette, ancak toplumun küçük bir parçası olarak, bu vatanda yaşayan birisi olarak ben de varım işin içinde. Okullar kapanıp da evli evine köylü köyüne gitmeden önce futbol ligleri tamamlanır ve seyirciler takımlarının yapacakları transferler ile hazırlık kamplarına; dizi film hayranı seyirciler dizilerin final bölümleriyle oyuncularının yaz tatillerinde nerelere gittiklerine veya kimlerle birlikte olduklarına çevirirler dikkatlerini. Köy ile irtibatını kesmeyenler, kalmışsa eğer akrabalarının yanına tatile veya çalışmaya, hâli vakti yerinde olanlarsa yurtdışı veya o da olmazsa yurtiçinde bilmem kaç yıldızlı otellerde veya lüks yazlıklarında yorgunluklarını atmaya giderler. Bazı öğrenciler okul harçlıklarını çıkarabilmek için ne iş varsa yapar, kışı evinde ama sonrasını gurbette geçirmeye alışkın olanlarsa evlerini terk ederek güneşin battığı coğrafyalara doğru yola koyulurlar.

Salgından ötürü maddi açıdan rahat ancak psikolojik olarak huzursuz bir vaziyette bu yazı evde geçiriyoruz hamdolsun. Bir yandan doktor olan kızımızın ve damadımızın salgına yakalanmaması için dua ediyor (elbette bütün insanımız için de dua ediyoruz), bir taraftan da düğünlerinin âkıbetini düşünüyoruz. Yaz aylarında bizim televizyon kanallarımızın kesintisiz yayın programını kesintiye uğratmamak açısından yaptıkları en kolay şey daha önce yayınlanmış program veya dizileri tekrar gösterime koymaktır. Aklınıza hayalinize gelmeyen konularda ya haber ya da program yaparlar, varlığından dahi haberinizin olmadığı mekânlarda ellerinde kamera ve mikrofon gezer dolaşırlar. O da olmazsa internetten bilmem hangi ülkenin hangi şehrinde olmuş bir olayı oluş tarihine bakmadan sanki bizler için çok önemliymiş gibi dikkatimize sunarlar. Bazı kanallar 7/24 sanki polis radyosu gibi diyeceğim ama polis radyosu müzik programı yapıyor, polisiye olayları en ince ayrıntısına kadar bizlere aktarırlar. İşte böyle bir zamanda ve evde olduğumuz vakitlerde hanım da zamanının çoğunu mutfakta biraz haber programı, biraz hava durumu, sağlık programları, dedikodu ve evden kaçma, cinayet olayları gibi programlar ile daha önce oynamış dizileri seyrederek ve yemeğini yaparak geçiriyor gününün önemli bir kısmını. Ev işlerini, telefon konuşmalarını, ibadetini, kendisini geliştirmek için internetten takip ettiği kanalları, yazışmalarını ve okumalarını aksatmadan yapıyor bütün bunları. Bu da onun dünyası ve Allah razı olsun kendisinden; bizleri mutlu ediyor, evimize huzur veriyor. Allah başımızdan eksik etmesin inşallah.

Ben de ara sıra mutfağa uğradığımda veya hanıma yardım etmem gereken hallerde bu saydığım programlara rast gelir, daha çok sağlık ve haber programlarını takip eder ve hanımın dikkatini dağıtmamak açısından biraz da dizilere bakarım. Bugün, adını söylediğim dizinin iki sahnesi bana farklı tesir etti. Dizinin başrol oyuncusu Cemile, başlangıçta kendisinin olmayan ancak bir şekilde yönetiminde söz sahibi olduğu şirketteki tüm hisselerini sattı ve beş parasız bir vaziyette kaldı. Hepsini seyretmediğim için bilmiyorum, herhalde borçlarını veya cezayı kapatmak için satmış hisselerini. Şirkete ait üzerinde ne varsa, ayakkabıları da dahil olmak üzere tamamını şirket binasının önünde bıraktı, ancak gururundan hiç bir şey kaybetmeden yalın ayak evinin yolunu tuttu. Bu beni hem hüzünlendirdi hem de düşündürdü. Düşünsenize, yıllarca çalışıp didindiğiniz ve kazandığınızı zannettiğiniz, ancak gerçekte hiçbirisi sizin olmayan şeyleri bırakmak nasıl bir şeydir ve ne menem bir duygudur? Rahatlar mısınız yoksa yükünüzün üzerine bütün kederleri yüklenir misiniz? Tabiki Cemile yüklerinden kurtulduğunu ve rahatladığını söyledi dizide. Ya gerçek hayatta nasıl oluyor bunlar? Kendimi düşündüm, sonumu düşündüm, benim dediğim ve aslında benim olmayan şeyleri düşündüm, onlardan ayrıldığımı düşündüm, kısacası ölümü, ölümümü düşündüm. Senin olmayan şeyler için sevinme dedim kendi kendime ve kaybettiğin şeyler için de üzülme diye geçirdim içimden. Ne kazanıyor ne kaybediyoruz ya da ne kazandım ne kaybettim diye sorguladım kendimi. Bir kaç damla yaş süzüldü gözlerimden, sıcak ve tuzlu... Burnumu çekmeye başlayınca kendimi balkona attım ve bu yazıyı yazmaya başladım.

İkinci sahne ise şöyle: Hani o demin bahsettiğim şekilde Cemile varolduğunu zannettiği bütün yokluğuyla evine geldi, kayınvalidesi ve çocuklarının karşısına geçti. Önce hepsinin yüzünde bir endişe belirdi ancak devamında ise ailenin her bir ferdi ne yapabileceğini ve ortaya ne koyabileceğini söyleyip yeni bir umuda sarılırcasına birbirlerine sarıldılar, öyle içten ve öyle sıcak bir şekilde... Öncelikle ailenin birbirine böylesine içten sarılmasını öyle özlemişim ki, yazarken bile hüzünleniyorum. Ne güzel bir sahne bu Allah’ım. Birbirine güç veren, derdine ortak dermanında pay sahibi olan hareket, bu samimiyeti yitirdik maalesef. Ardından rahmetli anamı düşündüm ve tabiki bütün anaları. 10 yıl önce bir dizide baba başka bir kadınla olmak için evi terk ediyor ancak kadın çocuklarının başında, hatta eşinin annesi de yanında evde onlara kol kanat geriyor; duvar, çatı ve pencere oluyor. 10 yıl sonra bakıyorum da dinlediğim haberlerden, tartışma programlarından, etraftan duyduklarımdan ürküyorum. Kadın evi terk ediyor, kadın çocuklarını bırakıp gidiyor, kadın aldatıyor, kadın oynaşıyla (yeni zamanda buna partner diyorlar) birlikte olup kocasını öldürüyor ya da parçalara ayırıp ortadan kaldırıyor, oynaşıyla birlikte yakaladığı karısını çok sevdiğini düşünen erkek karısıyla yaşamaya devam ediyor veya ikisi bir olup oynaşı ortadan kaldırıyor ve mutlu bir hayat sürüyorlar, bu beni ziyadesiyle huzursuz ediyor. Diyeceksiniz ki etme bulma dünyası, bugüne kadar erkek aldatıyordu da dert edinmiyordunuz şimdi kadının aldatması mı sizi endişelendiriyor ya da zorunuza gidiyor. Toplumumuzun erkek ve kadına biçtiği rolün ya da onların hataları karşısındaki farklı değerlendirmelerinin elbette ki farkındayım, ancak şahsen ben yanlışlarda veya aldatmalarda cinsiyete göre değerlendirme yapmam, bu konuda eşitlikçiyim. Güven esasına göre hareket ederim ve çocuklarıma da öğrencilerime de her zaman güven merkezli davranmalarını ya da düşünmelerini tavsiye ederim. Peygamberimizin en önemli vasfı çevresine güven vermesi ve “Muhammedü’l-emin” olarak anılmasıdır. O’nun ümmeti olacaksak ve olmayı arzuluyorsak O’nun gibi yaşamalıyız ve davranmalıyız. Çevremize güven vermeliyiz, gerisi zaten gelir. Evliliklerin üzerinden daha bir yıl geçmeden yaşanan boşanmalar korkutuyor beni. Kızlarımızın özgüvenleri eskiye nazaran çok yükseldi, bu öncelikle çok güzel bir gelişme, ancak güç kontrolsüz kullanılırsa Hiroşima ve Nagazaki oluyor, Beyrut oluyor, onu da görüyoruz. Allah korusun cümlemizi.

Bugün size bir dizideki iki sahneden hareketle duygularımı ifade ettim sıcağı sıcağına, kusurlarımı hoş göreceğinizi ümit ediyorum. 10 yıllık bir zaman öyle hızlı geçmiş ki. Zaman hızlandı diyorlar inanıyorum, hatta yaşıyorum. Zaman hepimizi ve herşeyi eskitiyor, buna mani olamıyoruz. Zaman hepimizi geride bırakıyor ve bizleri geçiyor, onunla yarış edmiyoruz. Zamanımıza sahip çıkalım, zamanın ruhunu anlayalım, zamanımızı programlayalım ancak sapmaları da hesaba katalım, zamanı israf etmeyelim ve zamanımızı iyi kimselerle güzel işlerle değerlendirelim derim acizane. Selametle kalın Kıymetli Dostlar.

Bu yazıyı paylaş      Sayfayı yazdır    
  YORUMUNUZU YAZIN
Isminiz
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
 
  
Açiklama :

Yorum yazarken lütfen küfür, hakaret ve suç unsuru teskil edecek ifadeler kullanmayiniz. Bu tür yorumlar editörlerimiz tarafindan onaylanmamaktadir.

  
  
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
  
   
 
YAZARLAR Tüm Yazarlar
Kırlangıçoğlu Oktay
Erol Serkan Kılıç
Şevket ÖZSOY
Meliha Kartal
Nesrin Bulat
  
 E-GAZETE E-Gazete Arşiv
  28 Ekim 2020 Çarşamba
  
  
 ÇOK OKUNANLAR  
  
 
Sitemizden yararlanırken gizlilik ilkelerini okumanızı tavsiye ederiz.
İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tüm hakları saklıdır. 2010 - Tasarım ve kodlama :kergisi
Tel : 0318 224 34 34  -  E-mail : bilgi@kalehaber.net