28 Ekim 2020 Çarşamba
 
ANA SAYFA FOTO GALERİ KIRIKKALE WEB TV İLÇE-BELDE HABERLERİ
Haber Ara  
 
SENİ UNUTMAYACAĞIZ BAKANIM
SENİ UNUTMAYACAĞIZ BAKANIM
Bugün Rüzgar Eken Yarın Fırtına Biçecektir
Bugün Rüzgar Eken Yarın Fırtına Biçecektir
Öğretmen Adaylarına Çocuk Hakları Eğitimi
Öğretmen Adaylarına Çocuk Hakları Eğitimi
ABC ile ORSAV'dan İş Birliği
ABC ile ORSAV'dan İş Birliği
  YAZARLARIMIZ
SABIR
23 Ağustos 2020 Pazar Bu yazı 2085 kez okunmuştur.
 
  
Yazı boyutu : 13 Punto 15 Punto 17 Punto 19 Punto

 

Bir söz ya da yazı, “son dönemde, son zamanlarda” diye başlıyorsa geçmişten bahsedeceğini, geçmişe yaslanacağını izhar etmesinin yanında aynı zamanda konuşan ve yazanının da yaşının ilerlediğine işaret eder. Çünkü: “Tarih ileriye doğru yaşanır, geriye doğru anlaşılır” sözü, geride bir şeyler bırakmış olanların, feleğin çemberinden geçmiş olanların, bu fani dünyanın demini devranını sürmüş ya da gamını kasavetini görmüş olanların sözü olsa gerektir. Kum saatinin üst kısmında bulunan kumları, yerçekiminin de yardımıyla aşağıya taşımış olanlara işaret eder çoğunlukla.

Ben de bu geleneğe bağlı kalarak, son zamanlarda zamanın hızlandığı ya da bana öyle gelmeye başladığı sözüyle başlayayım yazıma. Henüz gençlerin benimle aynı düşüncede olmadıkları ya da olmayabilecekleri ihtiyati kaydını koyarak, kendi emsal ve akranım veya benden daha önce bu dünyaya gelmiş olanların neredeyse tamamının, zamanın hızlandığı düşüncesinde olduklarını rahatlıkla söyleyebilirim. Keşke bunu sadece benim yaşımda ve yanılsama içinde olması muhtemel olanlar söylüyor olsaydı, maalesef bunu hem matematikçiler hem de fizikçiler söylüyorlar bugün. Zamanın hızlanmış olması aynı zamanda gördüğümüz ve göreceğimiz olay ve yerlerin de artacağına işaret edebilir elbette, nitekim bugün bir yandan bilgi artarken diğer taraftan şahit olduğumuz hadiseler de çoğalıyor. Halbuki gün yine 24 saat, güneş eskiden olduğu kadar bizleri aydınlatıp sonra bizlerin dinlenmesi için yüzünü perdeliyor ya da başka coğrafyalarda arz-ı endam ediyor.

“Akşam yerleştirdi yakut tâcını, gecenin kadife mahfazasına
Parıltısı tâ engine aksetti, nakşoldu suların hafızasına”

Şiiri, güneşin hareketini çok anlamlı bir şekilde resmetmesi münasebetiyle beni efkârlandırmaya devam ediyor. Rahmet içinde uyusun Nail Memik, ne güzel anlatmış bize gurubu. Zaman elbette izafi bir kavram, bunun farkındayım. Zamanı alabildiğine dolu dolu ve hazzına ererek yaşamak varken zamanın hududu ile ilgilenip ve kalan süreyi sayarak hayatını berbat edenler olduğunu da görüyorum. Tercihimi ilk kısımdan yana kullanmaktan yanayım, ancak zamanın sınırının da olduğunu biliyorum. Ve ben, zamanın sınırından Allah’ın verdiği mühleti anlıyorum. Allah’ın sınırı demiyorum, zira O’nun sınırı olmadığına inanıyorum. Bununla birlikte bir tahammül sınırı olduğunu da düşünüyorum şahsen. Neden düşünüyorsunuz derseniz, olanlardan ve yaşadıklarımdan çıkarıyorum bunu. Peki zamanın sınırı, tahammülün sınırı ile aynı mıdır? Dikkatli bakmak ve çok düşünmek gerek.

Bir haksızlığa ya da bir iftiraya uğranıldığı vakit üç, bilemediniz dört tane filtre ya da soğutma havuzu kullanılmasından yanayım. Bunlardan ilki: “Kim ne eder kendine eder.” anlayışı. Bu anlayışta olanların rahatlayacağını, şayet nefsinin de tazyikiyle intikam alma düşüncesine kapılacak olursa, bundan vazgeçeceğini düşünüyorum. Kendini anlatma, kendini aklama çabası içinde olmasını elbette doğru buluyorum, ancak yine de başarılı olamazsa ve çevresini inandıramazsa sonradan da olsa bu düşünceye sarılması onu rahatlatacaktır. Hakikat şu ki, gerçekten de kim ne ederse kendine ediyor ve kişiler kendilerine yakışanı ya da yakıştırdıklarını yapıyorlar. Ben umumiyetle bu görüşe sahibim.

İkinci filtre: “Gerçeklerin bir gün ortaya çıkma gibi kötü bir huyu vardır.” sözüne inanılması ve itibar edilmesidir. “Göle su gelene kadar kurbağanın gözü patlar” ya da “Ömrümüze demir b.ku mu katıldı, görüp görmeyeceğimizi nereden bileceğiz?” türünden itirazlar muhakkak ki anlamlı ve yerinde, ancak zaman bizlere gösteriyor ki, gerçekler eninde sonunda ortaya çıkıyor. Yazılanlar ve anlatılanlar bunlara işaret ediyor, haberler bunlardan söz ediyor sürekli olarak. Öldükten sonra ne işime yarayacak denilmesin, çünkü geride bizi temsil edecekleri ve hatıralarımızı bırakıyoruz, en azından onlar rahatlar. Mekân şimdilik boş kalmıyor ve biz gittikten sonra kalanlar ve gelenler oluyor boşalttığımız yere. Haksızlığa uğrayanlar hesaplar arası transfer yöntemiyle öte dünyada karşılığını muhakkak alacaklar, bu hususta çok kati bir vaat var çünkü. İşte burada mesele transfer süresine katlanmak, ona katlanıldığı vakit her şey halloluyor. Öte yandan hoşuma giden ve bir dizide duyduğum “Kimse hakikatten daha hızlı koşamıyor” sözünü anlamlı buluyorum. “Geciken adalet adalet değildir” sözünü dayanak olarak kullanmak isteyecekler bulunabilecektir, fakat ihmal edilmeyeceğini imhal olunacağını (mühlet verileceğini) söyleyerek bu kısmı noktalamak istiyorum.

Üçüncüsü: Haksızlığı, zulmü yapanın eninde sonunda vicdanının depreşeceğini ya da hadiseye şahit olanların vicdanının rahatsız olacağını düşünenlerdenim. Sadece düşünmüyorum aslında, okuyorum ve görüyorum da. Hatırıma hemen Ziya Paşa’nın dörtlüğü geliyor ve rahmetli ne güzel söylemiş, keyif alıyorum tekrarlamaktan:

“Çalışsa bin sen bülbül gibi karga, fasih olmaz
Balonla âsumâna çıksa bir âdem Mesih olmaz
Müebbettir, silinmez nakş-ı tesiratı vicdanın
Beraat etse de mücrim, derûnu müsterih olmaz.”

Er ya da geç suçlunun vicdan azabı çekeceğine, içinde zerre miskal insanlık varsa rahatsız olacağına, en azılı kâtil veya zâlim olsa bile nihayetinde genlerinde olan özellik dolayısıyla hakikati itiraf edeceğine, onu yapmasa bile pişmanlık duyacağına inanıyorum. Boş bir inanış denilebilir benimkine, varsın olsun, bu da benim kanaatim.

Ve son filtre, son soğutma havuzu: İlahi adalet muhakkak tecelli edecektir. Zerre miskal iyilik eden de zerre miskal kötülük yapan da muhakkak karşılığını görecektir. Ve benim bu ilahi sözlerin üzerine başka bir şey demem söz konusu olamaz.

Zamanın hızlanması, muhakkak ki sabır dediğimiz hâli de anlayışı da sürekli törpülüyor. Tahammül ve sabır konusunda insanlığın bugünkü karnesinin eskisine nazaran iyi olmadığını düşünüyorum ve görüyorum. Yanılıyor olmayı tercih ederim kesinlikle. Geçenlerde okuduğum bir yazıda halk arasında “Sabır otu” ya da “Yüzyıl bitkisi” adıyla anılan Agave Kaktüsü’nün yüzyılda bir çiçek açtığını, açtıktan sonra da kuruduğunu öğrendim de hayret ettim kendi sabrıma. Bitkiye “Hay mübarek, bu ne sabır?” dedim ve kendime de “Barut musun mübarek?” diyerek mukabelede bulundum.

Doktora danışmanım Prof. Dr. Kazım Yaşar Kopraman’dan öğrendiğim bir söz: “Sabırla koruk helva olur.” Koruğun helva olabilmesi için hangi evrelerden, aşamalardan geçtiğini bugünkü nesil bilmeyebilir, fakat benim emsal ve akranım muhakkak ki bunun farkındadır. Güneşi, zamanı, emeği elbette göz ardı edemeyiz, ancak asıl dikkat etmemiz gereken herhalde hem pekmez olurken hem de unu kavrulurken maruz kaldığı ateştir, yani çifte kavrulma hadisesi. Sabır bir ateş çemberi ve bizi terbiye edip olgunlaştırıyor. Tam yenilecek kıvama getiriyor, yaşanan ve çekilen bütün acıları, ağuları bal eyliyor. Belki bazılarımızın damağında buruk bir tat bırakıyor, ancak sabrın sonu selamet sözü de bizlere birşeyler anlatıyor. Hiçbir şey yapmadan sabretmek miskinlerin, tembellerin işidir, bunu doğru bulmuyorum. Gerekli tedbirleri alarak ve yapılması gerekenleri sonuna kadar yaparak sabretmek farklı bir şey. Buna kader deniliyor aslında. Tedbirimizi alalım, ne yapılması gerekiyorsa yapalım ve dua edelim de şu musibeti atlatalım inşallah. Sabırla da süsleyelim.

Allah’ın sabrının da bir sınırı olduğunu unutmayalım ve hesaba çekilmeden kendi muhasebemizi görelim derim Kıymetli Dostlar.

Selametle kalın inşallah...

 

Bu yazıyı paylaş      Sayfayı yazdır    
  YORUMUNUZU YAZIN
Isminiz
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
 
  
Açiklama :

Yorum yazarken lütfen küfür, hakaret ve suç unsuru teskil edecek ifadeler kullanmayiniz. Bu tür yorumlar editörlerimiz tarafindan onaylanmamaktadir.

  
  
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
  
   
 
YAZARLAR Tüm Yazarlar
Kırlangıçoğlu Oktay
Erol Serkan Kılıç
Şevket ÖZSOY
Meliha Kartal
Nesrin Bulat
  
 E-GAZETE E-Gazete Arşiv
  28 Ekim 2020 Çarşamba
  
  
 ÇOK OKUNANLAR  
  
 
Sitemizden yararlanırken gizlilik ilkelerini okumanızı tavsiye ederiz.
İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tüm hakları saklıdır. 2010 - Tasarım ve kodlama :kergisi
Tel : 0318 224 34 34  -  E-mail : bilgi@kalehaber.net