28 Ekim 2020 Çarşamba
 
ANA SAYFA FOTO GALERİ KIRIKKALE WEB TV İLÇE-BELDE HABERLERİ
Haber Ara  
 
SENİ UNUTMAYACAĞIZ BAKANIM
SENİ UNUTMAYACAĞIZ BAKANIM
Bugün Rüzgar Eken Yarın Fırtına Biçecektir
Bugün Rüzgar Eken Yarın Fırtına Biçecektir
Öğretmen Adaylarına Çocuk Hakları Eğitimi
Öğretmen Adaylarına Çocuk Hakları Eğitimi
ABC ile ORSAV'dan İş Birliği
ABC ile ORSAV'dan İş Birliği
  YAZARLARIMIZ
MED ve CEZİR
22 Eylül 2020 Salı Bu yazı 1685 kez okunmuştur.
 
  
Yazı boyutu : 13 Punto 15 Punto 17 Punto 19 Punto

 

Öğrenciler daha çok coğrafya dersinden hatırlarlar bu ikisini, yaşlılarsa muhtemelen Kur’ân-ı Kerîm tilavetinden ilkini. Uzatma, çekme, yayma ve döşeme, çoğaltma, bir şeyi söndürmek, mühlet vermek gibi manalara gelen “med” kelimesinin tam zıddı olarak cezir de, kök, asıl, temel, kısaltmak, kesmek anlamlarında kullanılır. Ayın hareketleri sonucunda suların yükselme, kabarma, çekilme ve alçalması durumunda bu iki kelime kullanılır. Med ve cezir sadece coğrafya, ay, sular ve kıraatle ilgili değil elbette; fiziki boyut yanında anatomi, matematik, psikoloji, ilahiyat, iktisat, mimari, sanat, müzik, hukuk gibi alanlarla da alakalandırılabilir. Kısaca gel git olarak adlandırılır. Aklı bir gelip bir gidenlere, bazen tutarlı bazen de tutarsız konuşanlara “gelgit akıllı” denilir Anadolu’da. Akıl gelir ve gider mi demeyin, zira gelir ve gider, mücerreptir. Akıl gelir gider, tutulur, zayi olunur, yitirilir, devşirilir, peynir ekmekle yenilir, karışır, şaşar/şaşılır, bir karış havada gezer, başa gelir, baştan gider, alay konusu olur ve daha daha neler yapar/yapılır.

Çocukların akıllarının olgunlaşması için zamana ihtiyaç vardır, fakat zaman her dâim aklın yararına işlemez, bazen aklın baştan gitmesine de sebep olabilir. Gerçi bazı durumlarda aklın başta olmaması da rahmettir, çünkü insanoğlu öyle hadiselerle yüzyüze kalır ki, o yükü aklı başındayken kaldırması mümkün olmayabilir; hem aklın zayi olması bakarsınız mesuliyeti de ortadan kaldırır. Aslında mesele sadece akılla da ilgili değildir, vücudumuz bir dönem med tarafında gelişir, serpilir, uzar ve genişler; bir noktadan sonra da erimeyle, küçülmeyle, daralmayla, zayıflamayla, kısalmayla karşı karşıya kalır. Bu, bilgi konusunda da, güç-kuvvet ve kudret hususunda da, zenginlik noktasında da hep öyledir. Çünkü imtihan dediğimiz gerçeklik sıfırla bir, yoklukla varlık arasında olur. Varlık elbette çok önemlidir, ancak yokluk olmadan varlığın da anlamı yoktur. O sebeple kimin ya da kimlerin bulduğu tartışmasına girmeden, sıfırı bulmuş ve kullanıyor olmamızın ehemmiyeti çok yüksektir. Sıfır zaten yokluğu temsil etmektedir ve sıfırı tüketmek tabiri de teşdid amaçlı kullanılmaktadır. Sıfır en aşağı değildir, sıfırın da altı vardır; borçlanmalar, Lut Gölü, denizlerin derinlikleri, bodrum katlar, maden ocakları, dondurucular, kış ayları, çaresizlikler bize sıfırın altını hatırlatır. Sıfır, adeta kefeli terazinin tam orta kısmında bulunan ve elimizle tuttuğumuz, tahtadan sap kısmıdır ya da tahteravallinin tam ortası, ağırlığın eşitlendiği kısmıdır.

Bizler umumiyetle hep iyiyi, güzeli, daha iyiyi ve daha güzeli hayal ve arzu ederiz, ancak bazı durumlarda da hayal kırıklığına ve pişmalığa duçar oluruz. Bu durumu işin tabiatı olarak algılamamız ve kabul etmemiz epey güçleşir çoğu halde. Halbuki günün gece ve gündüzden, ömrün çocukluk ve yaşlılıktan, hayatın doğum ve ölümden , toplumun fakir ve zenginlerden, zamanın geçmiş-bugün ve gelecekten müteşekkil olduğunu gören ve bilen bizler, her nedense bu gerçeği kabullenmekte zorlanırız. Düşünsenize hayatımıza hep korkunun hâkim olduğunu, umudu düşünemediğimizi; böyle bir hayatın çekilmesi mümkün müdür? Ya da hep varlık içindeyiz, istediğimiz herşey anında oluyor, korku yok ve gücümüz nâ-mütenâhî. Böyle birisi olduğumuz takdirde çok güzel, fakat biz değil de muhatabımız, yani bize haksızlık eden, zulmeden kişi -Allah korusun- böyle bir imkâna sahip olsa ne ederiz? Ölmüyor, öldürülemiyor, zulmü önlenemiyor; ne yapılabilir böylelerine?

Hayat bazen yokuş bazen de iniş olarak çıkıyor karşımıza. Bazen uyku bazen de uyanıklıkla geçiriyoruz günlerimizi. Aç kaldığımız zamanlar da oluyor tıka basa yediğimiz anlar da. Güldüğümüz ve ağladığımız vakitler var. Özlediğimiz demler de oluyor uzak kalmak istediğimiz anlar da. Bazen gökyüzüne çıkmak bazen yere inmek istiyoruz, aynen Haydar türküsündeki gibi. Bazen bir uzun hava, bozlak, barak, hoyrat, maya dinliyoruz ve hüzünleniyoruz, efkârlanıyoruz, bazen de kesik ve kırık havalarla neşelenmek, gülmek eğlenmek ve oynamak istiyoruz. Hâlden hâle geçiyor ve giriyoruz. Şair ne güzel demiş:

“Dem de geçer gam da biter” diye.

Bir başkası ise:

“Yâdında mıdır doğduğun zamanlar?
Sen ağlar iken gülerdi âlem.
Öyle bir ömür sür ki, mevtin,
Sana hande olsun halka mâtem.”

Hatırlar mısın? Sen dünyaya ilk geldiğinde ağlıyordun. Fakat senin ağlamanın hilafına olarak, dünyaya gelmiş olmana sevinenler ve gülenler vardı. Öyle bir ömür geçir ki, bu defa sen yapmış olduğun bütün iyi amellerin mükâfatı olarak, ölüm anında sana gösterilen gidecek yerinin Cennet olduğunu görmenden ötürü yüzünde bir gülümseme ve gülüş varken, bu defa senin gibi birisini kaybetmenin hüznü ve elemi içindeki insanların ağlayışı doldursun etrafı.

Sadece yukarıdaki söz ve onun altındaki şiir bile hiçbir şeyin devamlı olmadığını, ister zevk isterse gam ve hüzün içinde olalım, mutlaka geçeceğini bildirmektedir. Med ve cezir de işte böyledir benim için. Ömrümün sonbaharını yaşadığım bu demlerde kimler geldi kimler geçti diye şöyle bir bakıyorum da, neler neler görüyorum. 57 yıllık ömrüme bakıyorum da neler neler görmüşüm ve yaşamışım. Bazen İbrahim Tatlıses’in “Bu da Geçer…” türküsünü, bazen Ajda Pekkan’ın “Kimler Geldi Kimler Geçti” şarkısını, bazen Sezen Aksu’nun “Küçüğüm” şarkısını, bazen merhum Yahya Kemal’in “Rindlerin Akşamı” şiirini ki, biz onu daha çok merhum Münir Nurettin Selçuk’un okuduğu “Dönülmez Akşamın Ufkundayız” şarkısıyla tanıyoruz, bu şarkı ve türküleri dinliyorum. Ama en çok da “Kulli nefsin zâikatü’l-mevt”, yani her nefis ölümü tadacaktır Âyet-i Kerîmesini okuyorum. Ne gariptir ki bu ilâhî hitabı son zamanlarda sıkça duymaya başladım. Allah sonumuzu hayreylesin inşallah.

Hülasa-yı kelâm, hiçbir şey aynı minval üzere devam etmiyor kıymetli dostlar. Gelen mutlaka gidiyor, olan behemahal geçiyor. Burada bize düşen biraz endişe içinde olmakla birlikte umudumuzu kaybetmememiz. Endişemizi arttırdığımız takdirde hem huzurumuz kaçıyor, hem sağlığımız bozuluyor, hem güvenimiz azalıyor ya da kayboluyor, hem de Allah korusun rahmetten mahrum kalma riskimiz artıyor. O sebeple terazinin kefelerini aynı seviyede tutabilenler, dalgalanmakla beraber durulmasını becerebilenler, korku duymakla birlikte umudunu kaybetmeyenler başarıya ulaşabiliyorlar. Önümüzdeki bir kaç yıl içinde bu hâlet-i ruhiyeye daha çok ihtiyaç duyacağımızı düşünüyorum, Allah âkıbetimizi hayreylesin inşallah. Kısa süreli kaybetsek de uzun vadede kazananlardan olmamız dileklerimle selametle kalın Kıymetli Dostlar.

Bu yazıyı paylaş      Sayfayı yazdır    
  YORUMUNUZU YAZIN
Isminiz
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
 
  
Açiklama :

Yorum yazarken lütfen küfür, hakaret ve suç unsuru teskil edecek ifadeler kullanmayiniz. Bu tür yorumlar editörlerimiz tarafindan onaylanmamaktadir.

  
  
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
  
   
 
YAZARLAR Tüm Yazarlar
Kırlangıçoğlu Oktay
Erol Serkan Kılıç
Şevket ÖZSOY
Meliha Kartal
Nesrin Bulat
  
 E-GAZETE E-Gazete Arşiv
  28 Ekim 2020 Çarşamba
  
  
 ÇOK OKUNANLAR  
  
 
Sitemizden yararlanırken gizlilik ilkelerini okumanızı tavsiye ederiz.
İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tüm hakları saklıdır. 2010 - Tasarım ve kodlama :kergisi
Tel : 0318 224 34 34  -  E-mail : bilgi@kalehaber.net