22 Ekim 2020 Perşembe
 
ANA SAYFA FOTO GALERİ KIRIKKALE WEB TV İLÇE-BELDE HABERLERİ
Haber Ara  
 
ŞİDDETİ ENGELLEMEK İSTİYORUZ
ŞİDDETİ ENGELLEMEK İSTİYORUZ
Bülbül'e Haddini Bildirdik
Bülbül'e Haddini Bildirdik
Perşembe Pazarı Açılıyor
Perşembe Pazarı Açılıyor
Eşini Bıçakla Yaralayan Şüpheli Tutuklandı
Eşini Bıçakla Yaralayan Şüpheli Tutuklandı
  YAZARLARIMIZ
On Beş Bin Adımda Bir Başka Ankara
15 Ekim 2020 Perşembe Bu yazı 3857 kez okunmuştur.
 
  
Yazı boyutu : 13 Punto 15 Punto 17 Punto 19 Punto

 

30 Eylül 2020 Çarşamba günü Mitahtpaşa Caddesi üzerinde bulunan SGK binasında maruz kaldığım cereyanın kırgınlığı ile çıkmıştım bir gün sonrası Ankara gezimize. Fatih Erkoçoğlu ve Mehmet Akif Fidan hocalarla Melike Hatun Camii’nde buluşacak, Samanpazarı, Gülhane İşhanı, Bitpazarı, Hergele Meydanı, Kale altı ve Ankara Kalesi etrafını dolaşacaktık. Böylelikle eski kayıtlarda geçen Aşağıyüz ve Yukarıyüzün bir bölümünü adımlayacaktık. Hedefimizde hem Ankara’nın epeydir ihmal ettiğimiz mıntıkalarında hayatın nasıl devam ettiğini yerinde görmek hem de antika çalışma masası ve kitaplıklar hakkında bilgi sahibi olmak vardı. Fatih hocanın aracını Altındağ Belediyesi altındaki otoparka bırakarak öğleyin 12:00 civarında başladık gezimize. Gülhane İşhanı’nı sora sora Samanpazarı’ndan aşağıya, eski Çocuk Esirgeme Kurumu, Atatürk Ortaokulu, eski Adliye Binası ve Denizciler Caddesine doğru inerken yol kenarında oturan esnafa Yahudi Mahallesini ve Sinagog’u sorduk, onlar da hemen şu merdivenlerden aşağıya inerseniz görürsünüz dediler. Dolayısıyla neredeyse 1979 yılından beri aşinası olduğum Ankara’nın o güne kadar görmediğim kısmını bu soru ve cevapla tanıma fırsatı buldum. Sinagog binası olsun hemen karşısındaki Hahambaşı’nın konağı olsun görülmeye değer binalar gerçekten. Buna karşın çoğu Ankaralı gibi, uzun süredir Ankara’da oturup da artık Ankaralı olmuş kimseler ya da okumak, ticaret vb gibi sebeplerle muvakkaten Ankara’da bulunanlar, Yahudi Mahallesi, Sakalar Mahallesi gibi merkezde ancak gözlerden ırak kalmış mekânları bilmezler, hatta buralara girmeye cesaret edemezler. Sessiz, izbe, yıkılmış ve yıkılmaya yüz tutmuş binaların bulunduğu alanlar insanları hep ürpertir. Buraların bekçilerinin cinler, periler, baykuşlar, yılanlar, fareler, baliciler, sarhoşlar, hırsızlar ve daha ne kadar olumsuz işler varsa onların mümessillerinin olduğu düşünülür. Doğruyu söylemek gerekirse, bizler de karşımıza neyin çıkacağını bilmeden daldık metruk görünümlü sessiz ve kimsesiz sokaklara.

Sinagog kapalıydı konak da kilitli. Mahalle sakinleri vakit öğle olmasına rağmen ya uyanmamış ya da erkenden kalkıp işlerine gitmişlerdi, anlayamadık. Konuştuğumuz kişilerden Salı, Perşembe ve Cumartesi günleri âyin yapmak üzere cemaatin lüks araçlarla şimdi gecekondu mahallesi görünümündeki Yahudi Mahallesine geldiğini, polisin tedbir aldığını ve âyin sonrası cemaatin dağılıp Sinagog’un da kapandığını öğrendik. Madem geldik biraz mahalleyi dolaşalım istedik. Mahallenin dar, sessiz ve çocuksuz sokaklarında kendimizi biraz yalnız ve yabancı hissetsek de üç kişiydik ve konuşa konuşa ilerlerken hem fotoğraf çekiyor hem de konuşmalarımızla üzerine adeta ölü toprağı serpilmiş gibi görünen sokakları canlandırmaya ve sesimizle doldurmaya çalışıyorduk. Sanki gece yarısında mezarlıktan geçen birisinin ıslık çalarak geçmesi gibi davranıyorduk. Bir sokak köşesine eriştiğimizde suyu kesilmiş taştan bir mahalle çeşmesi ve hemen yanı başında yeşermiş bir incir ağacı gördük. İncir ağacı bana hem cin ve perileri hem de Necip Fazıl merhumun Bir Adam Yaratmak piyesini hatırlattı. O arada bir köşesi pahlanmış mavi boyalı, üç katlı bir binanın açık olan çatal kapısından/iki kanatlı kapısından bir hanımefendi çıkarak karşıladı bizi. Hayırlı günler dileklerimiz ve akabinde gelen bir takım sorularımız üzerine adının Zeynep, memleketinin Manisa Gördes olduğunu öğrendiğimiz ablamız bize Türk kahvesi ikram etmek istediğini ve vaktimizin olup olmadığını sordu. Ben de kendilerine, Türk töresinde ikram edilen şeyi kabul etmemenin düşmanlık alameti sayıldığını, dolayısıyla ikramını çevirmeyeceğimizi söyledim. O arada bizlere tabureler getirdi, kendisi kahveyi kaynatırken mahalleden Tokatlı Mehmet ve Ayşe Nur adında 5. ve 6. sınıfa giden iki kardeş eşlik ettiler bize. Herhalde arkadaşları yoktu ve onlar da bizimle konuşmak istemişlerdi. Mehmet, çevrelerindeki ticarethanelerin kapanmasıyla gecenin sessizliğine bürünen, ha bugün ha yarın yıkılacak düşüncesiyle adamakıllı bir tamirat yapılmayan, doğalgaz verilmeyen ve başkentin göbeğinde hâlâ sobayla ısınan kerpiç evlerde oturuyor olmanın üzüntüsü içinde olsa gerek ki inşaat mühendisi olmayı; ablası Ayşe Nur da doktor olarak hem saygın, hem kutsal bir görevi hayal etmekteydiler. Mahalleleri ve evleri küçük, ancak hayalleri büyüktü her ikisinin de. Onları dinlerken ben de kendi çocukluğumdaki mekânlarda ve hayallerde dolanıyordum sezdirmeden. Tokat’taki Taşhan’dan, bağ yaprağından, pekmezden ve Turhal Şeker Fabrikası’ndan söz ettik. Berke Ali adında bir delikanlı geçti ve Berke isminden nefret ettiğini söyledi. Ona Altınordu Devleti hakanı Berke Han’dan, Arapça bereket fiilinden söz ettik ve nefretini bir nebze olsun hafiflettik. Ama yine de Berke Ali değil de Ali Berke’nin daha iyi olacağını söyledi ve uzaklaştı yanımızdan. Yolları ve bahtları açık olsun bu çocuklarımızın inşallah.

Zeynep ablanın annesi Yenimahalle’de oturuyormuş, ikinci evliliğiymiş ve Kazanlı olan eşi önceden lunapark işletiyormuş. Ben Iğdır diye duydum ancak başka bir şehir de olabilir, lunapark işletirken halatlarla kazıklara bağlı olan balon fırtınanın da tesiriyle havalanmış ve iki çocuk ölmüş. Bu kazadan sonra işini kaybetmiş, iki yıl travma geçirmiş, işverenken iş arayan birisi olmuş ve zor geçmiş son iki yılları. Şimdi toparlamışlar ve o kazada kendi çocukları kurtulmuş, ona şükrediyordu Zeynep abla. Mahalledeki evlerden, kiralardan, avlular ve kuyulardan, asayişten, komşuluk ilişkilerinden ve daha pek çok şeyden bahsettik. Yedi sekiz senedir bu mahallede bulunduğunu, memnun olduğunu, ikindi vakti demlediği çayları, gece yarılarına kadar olan sohbetlerini anlattı. Üç katlı binaya 500 TL kira verdiklerinden söz etti. Bana “yıkık değirmende kırk gün eğlenirsin” diyerek hafif eleştirisini yönelten Yahşihanlı hemşerim ve komşuma şunu söylemek istiyorum: “İnsanlar konuşmak istiyor, dinlenmek istiyor, statüleri-zenginlikleri bir kenara koyarak eşit şartlarda ilişki kurmak istiyorlar. Özellikle orta yaşılar ve ihtiyarlar konuşmayı çok seviyorlar. Bizler sosyal bilimciyiz, halkın içinden gelen kimseleriz ve değerlerimizin yaşatılmasını, hatıraların kayıt altına alınmasını istiyoruz. Dolayısıyla insanları dinlemekten ve onlarla sohbet etmekten, ekmeği-çayı-kahveyi-zamanı paylaşmaktan başka ne yapabiliriz ki?” Ben bunu gördüm, bunu yapıyorum. Haklısın, yıkık değirmende kırk gün eğlenecek olursak işlerimizi yetiştiremeyiz, yapacaklarımız hep eksik kalır.

Çantamızda ufak da olsa hatırası olacak bir hediye bulundurmadığımız için epey hayıflandık; ne bileyim kalem, bloknot, hikâye, roman, küçük bir çakı, fular, mendil, ayna, tarak, toka vb gibi şeyler olsaydı hora geçeceğini ve makbul tutulacağını düşündüm. Bundan sonraki gezilerimizde inşallah buna dikkat edeceğim. Hâlbuki Fatih hocanın çantasında çifte kavrulmuş lokum, Beypazarı kurusu, çikolata nevinden nevale bulunurdu hep, ama o gün yoktu işte. Hediyemizle tekrar geleceğimizi söyleyerek ayrıldık Zeynep abla, Mehmet ve Ayşe Nur’dan. Yıkık evler arasında lüks cipler görmek insanı gülümsetiyordu. Örtmeli (Hundi Hoca) Mescidi’ni ilk defa gördük ve Sakalar mahallesine de ilk defa gittik. Mescit 14. Yüzyıla tarihlenmiş ki, içine girdiğinizde hak veriyorsunuz. Ahşap direkleri, ahşap tavan işlemeleri ile mutlaka görülmesi gereken bir bina. Öğle namazını eda edip mescidin hocası Çorum Sungurlulu Osman hoca ile sohbet ettik. Sakalar Okulu’nu, engelli bir çocuğun dış yüzeyini resimlerle bezediği bir binayı ve Sakalar mahallesini arşınladık. Eskicioğlu, Kağnıcıoğlu ve Leblebicioğlu Camilerinin üçgen meydana getirdiklerini öğrendik. Malatyalı, Niğdeli, Tokatlı esnaf ile konuştuk, Niğdeli bir teyze ile sohbet ettik. Korumaya alınmış mezarı ziyaret ettik, suyu kurumuş bir mahalle çeşmesinin, bir avludaki tavşanların fotoğraflarını çektik. Niğdeli Fatma teyze kira olarak 150 TL veriyormuş oturduğu evine. Yıkılan evlerin yerlerinin otopark olarak kullanıldığını gördük.

Gülhane İşhanı’nı ziyaret edip terzilerden Kırşehirli Halil Hilmi ve aslen Afyonlu olup eş durumundan Çiçekdağ/Kırşehirli Yusuf Beylerle sohbet ettik, ikram ettikleri çayı içtik. Özellikle erkek pantolonlarındaki peyik konusunu konuştum onlarla, ağabeyimden öğrendiğim kaplumbağa ve tilkinin ortak buğday ekme hikâyelerini anlattım onlara. Hilmi Bey bir cekete kol takmakla uğraşıyordu ve en zor kısım da burasıymış, tutturamadı bir iki kez söküp tekrar taktı ceketin kolunu ve eğer siz olmasaydınız ben bu ceketi yere vururdum dedi. Terzinin birisini sabaha karşı idama götüren gardiyanlara terzi: “Beni nereye götürüyorsunuz?” dediğinde gardiyanlar doğruyu söylemişler. Bunun üzerine terzinin: “Ben de ceket kolu takmaya götürüyorsunuz zannettim” dediğini nakletti Hilmi Bey ve gülüştük. İzin isteyerek ayrıldık işhanından.

Meşhur Boğaziçi Lokantasının önünden geçerken Kazım Yaşar Kopraman hocamın Ankara tava yemeğiyle  ilgili sözünü naklettim arkadaşlara. Henüz acıkmadığımız için ilgimizi çekmedi, fakat salgın bir hayli etkilemiş ve sarsmış esnafı. Lokantanın önünde bekleyen delikanlı ile sohbet ettik ve kaldırımda bulunan kesilmiş ağacın orta kısmının boşaltılarak içine dikilmiş olan üç yıllık büyükçe ağaçtan söz ettik. Hızlı bir biçimde Bitpazarını dolaştık ve alışverişe gelmiş çok sayıda Afrikalı erkek ve kadınlarla karşılaştık. Numune Hastanesi önünden bindiğimiz taksiyle Kaleye ulaştık. Pilavoğlu Hanı ve çevresindeki antika eşya satan dükkânları dolaşıp esnafla sohbet ettik. İkindi namazını Arslanhane/Ahi Şerafeddin Camii’nde eda ettik. Emin Antik’te antika masa ve eşyalar ile resim ve tablolar üzerine uzunca sohbet ettik. Orta Asya, Balkanlar, İran, Mısır gibi coğrafyaları dolaştık tabloları incelerken. Hoşuma giden tablolar vardı ancak benim takatimin üzerinde bir fiyata satıldığından şimdilik kaydıyla sonraya bıraktım. Saat Kulesi’nin dibindeki kafenin ikinci katına çıkarak günbatımında ve ufkun kızıllığında Ankara’nın fotoğrafını çektik. Akşam namazını kale içinde Ramazan Şemseddin Camii’nde kıldıktan sonra yemeğimizi Cağ Kebap’ta yedik. Kahvemizi de Hamamönü’nde içelim öyle dağılalım dedi arkadaşlar, biz de icabet ettik denilene. Kocatepe Kahvecisi’ndeki genç kıza Urfalı mısın diye sordum, Konyalıyım dedi. Pek yanılmam tipolojilerde ancak bu cevap beni tatmin etmedi. Kızcağız da anladı aslında inanmadığımı ve bilahere Kululu olduğunu söyledi. Şeyh Taceddin Camii civarında medfun mevtaya dualar ettik ve Allahımıza şükrettik.

15.000 adım attığımızı söyledi telefonlarımız. Ankara elbette 15.000 adımda dolaşılmayacak bir şehir. Eski şehri dolaşmanın 200.000 adımdan aşağı tutmayacağını düşünüyorum naçizane. Öğrencilerimizle gittiğimiz İstanbul’da üç gün boyunca her gün 35.000 adım atmış ve gezi dönüşünde iki hafta hasta yatmıştım. Bu defa cereyanda kalmam ve 15.000 adım beni hayli sarstı. 01 Ekim 2020 Perşembe günü dolaşmıştık Ankara’yı, ertesi gün Cuma namazı sonrası Yahşihan’da bir cenaze törenine katıldım ve akşamına yine yattım. O gün bugündür hastayım, bir hafta sonra 09 Ekim 2020 Cuma günü yaptırdığımız Covid-19 test sonucumuz ailecek “Pozitif” çıktı ve on günlük karantina dönemimiz başladı. Şunu söylemek istiyorum emsal ve akranıma: Artık genç değiliz, mevsim güz ayları, ortalıkta bir salgın gezip dolaşıp bazı seyreltmeler yapıyor. Dolayısıyla kendinizi fazla yormayın, terlemeden dolaşın veya terlediyseniz üzerinizde soğutmayın, yedek giysi bulundurun yanınızda ya da sırtınıza havlu salın, sık sık dinlenin ve soluklanın. Ben yandım eller yanmasın diye yazıyorum. Allah sizleri korusun inşallah.

Selametle kalın Kıymetli Dostlar.

Bu yazıyı paylaş      Sayfayı yazdır    
  YORUMUNUZU YAZIN
Isminiz
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
 
  
Açiklama :

Yorum yazarken lütfen küfür, hakaret ve suç unsuru teskil edecek ifadeler kullanmayiniz. Bu tür yorumlar editörlerimiz tarafindan onaylanmamaktadir.

  
  
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
  
   
 
YAZARLAR Tüm Yazarlar
Sadettin Şahin
Kırlangıçoğlu Oktay
Bahattin Akyön
Erol Serkan Kılıç
İsmail Dursun Kuzucu
  
 E-GAZETE E-Gazete Arşiv
  22 Ekim 2020 Perşembe
  
  
 ÇOK OKUNANLAR  
  
 
Sitemizden yararlanırken gizlilik ilkelerini okumanızı tavsiye ederiz.
İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tüm hakları saklıdır. 2010 - Tasarım ve kodlama :kergisi
Tel : 0318 224 34 34  -  E-mail : bilgi@kalehaber.net