22 Nisan 2021 Perşembe
 
ANA SAYFA   KIRIKKALE WEB TV  
Haber Ara  
 
Kırıkkale'de Çiftçiler Zor Günler Geçiriyor
Kırıkkale'de Çiftçiler Zor Günler Geçiriyor
Soylu ve Eşinden Sessiz Sedasız Kırıkkale Ziyareti
Soylu ve Eşinden Sessiz Sedasız Kırıkkale Ziyareti
Genç Partide Yeni Dönem
Genç Partide Yeni Dönem
Şimşekler Bursa'da Mağlup 1-0
Şimşekler Bursa'da Mağlup 1-0
  YAZARLARIMIZ
SAY Kİ BU YIL HİÇ YAŞANMADI, SAY Kİ 2020 SIVIŞIP GİTTİ!
31 Aralık 2020 Perşembe Bu yazı 3638 kez okunmuştur.
 
  
Yazı boyutu : 13 Punto 15 Punto 17 Punto 19 Punto

 

Miladi üçüncü binin hemen başıydı, Ankara’da bulunmayan Ermeni roman ve hikayeleri Diyarbakır’da, Ofis semtindeki kız öğrenci yurdunun hemen bitişiğinde yer alan Avesta Kitapevi’nde olurdu. Zerdüştlüğün kutsal kitabı Zend-Avesta’dan hareketle verilmiş olmalıydı kitapevinin ismi. Zerdüştlük, Mecusilik, Yezidilik, Süryanilik, Alevilik gibi inançlar ve çeşitli felsefelere ait kitaplar yanında Ermeni ve Rum edebiyatından epey örnek vardı kitapevinde. O yıllarda, hatta ondan da önceki tarihlerde Ermenilerle Kürtlerin aynı soydan geldiğini iddia eden ve bu iddiayı topluma kabul ettirmeye çalışan yayınlar ve faaliyetler söz konusuydu. Her neyse, ilk aldığım hikâyeler Erzincan Armıdanlı Hagop Mıntzuri ve Sivas Zaralı Kirkor Ceyhan’ınkilerdi. Sonra bunları takip eden Diyarbakırlı, Harputlu, Malatyalı, Tokatlı, Şebinkarahisarlı, Gümrülü, Adanalı, İzmirli, İzmitli, İstanbullu Ermenilerin yazdığı kırkın üzerinde roman, hikâye-anı, deneme türünde eser okudum; çok istifade ettim, Osmanlı dönemindeki Ermeni toplumunu tanıdım diyebilirim bu yayınlardan. Yine Türkler tarafından yazılmış Ermenilerle ilgili roman ve hikâyeler de geçti elimden. Ermenilerin sosyal ve kültürel hayatlarına dair Osmanlı arşiv belgelerinde çok fazla bilgi yer almadığından boşlukları kendimce bu eserlerle doldurdum. Bu eserlerle ilgilenmeye başlamamda rahmetli Salim Cöhce hocamızın/ağabeyimin rolünü de zikretmem gerekir.
Ermeni yayınlarını okurken ne yapılmak istendiğini, neler yapıldığını anlamaya çalıştım; tanıtım mı propaganda mı olduğu yolunda kuşkularım oluştu zamanla. Yaşı 35’in üzerinde olanlar bilirler, 2000’li yılların başındaki siyasi, iktisadi, sosyal ve kültürel atmosfer önceki dönemlerden farklıydı; Miladi üçüncü bine girildiği o demlerde yeni arayışlar, gayet tabii yönlendirmeler ve planlamalar söz konusuydu. Bir nevi deneme yanılma yöntemiyle işleyen yeni bir sürecin içinden geçiyorduk hep birlikte. Bulgular ve kuşkular konusunda yayınlar yaptım, konferanslar verdim. Kültür boyutunun ötesinde, doğruyu söylemek gerekirse, edebi bakımdan da istifade ettim bu eserlerden. Çevremdeki edebiyatçıları Ermeni ve Rum edebiyatı üzerine yönlendirmek istedim, ancak olmadı. Kimse, kendince muhataralı olarak gördüğü bu sahaya girmiyor, uzak durmayı tercih ediyordu. Zaten Hrant Dink suikastından sonra da yayın hızında azalma oldu.
Bu defaki yazımın başlığını Hagop Mıntzuri’nin “Atina, Tuzun Var Mı?” adlı öykü kitabında (Aras Yayıncılık, İstanbul 2000, ss. 46-49.) yer alan “Say Ki Bu Yıl Dut Olmadı!” başlıklı hikâye ile Halil Sahillioğlu’nun “Sıvış Yılı Buhranları” adlı makalesinden (İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası, 27 / 1-2 (Ekim 2011), ss. 75-111) hareketle attım.
Sıvışmak, haber vermeden sessizce gidivermek, etrafa sezdirmeden sessizce ortadan kaybolmak, kaçmak anlamlarında da kullanılan bir kelime. Ayın hareketini esas alan Hicri takvim ile güneşin hareketini esas alan Miladi takvim arasında ortaya çıkan on bir günlük farkın, birike birike otuz üç yılın sonunda bir senenin ortadan sıvışmasına sebep olması, Osmanlı Devleti ve daha önceki İslâm devletleri zamanında karşılaşılan bir durumdu. Bizler bu hâlin örneklerini bugün Hac mevsiminde, Ramazan ve Kurban bayramı tarihlerinde, mübarek gecelerde, zekât hesaplamalarında ve daha başka şeylerde yaşıyoruz. Bazı yaşlı zevat yaşlarını hem Hicri hem de Miladi takvim esasına göre hesaplıyor. Hâlâ mevsimleri ve yapılacak işlerini Mart ayını başlangıç kabul eden Rumi takvime göre yapanlara ve adlandıranlara rastlıyoruz. Yani, Asya ve Avrupa kıtaları arasında önemli bir geçit ve merkez olan, ayrıca Afrika kıtasıyla irtibatı bulunan Anadolu’da ve Türkiye’de takvim yönünden sıkıntı yaşamıyoruz çok şükür.
2020’yi 20 + 20 olarak hesaplarsak 40 yapar. Dolayısıyla ortaya çıkan rakamı kırkta bir zekât nisabı olarak mı ele alırsınız, yoksa 33 yılda bir sıvışıp giden yıl gibi mi düşünürsünüz? Bilmem, bilemem. 2020 yılı salgın sebebiyle adetâ sıvıştı gitti elimizden, fakat yaşanmamış sayamıyoruz. İnsanlar ve devletlerarası savaşlar bir anda yerini çıplak gözle görülmeyen virüsle mücadeleye bıraktı. İnsanlara bir anda korku hâkim oldu ve aç kalma korkusuyla market yağmalayanlar ya da yiyecek-içecek ve temizlik maddesi depolayanlar görüldü. Yediden yetmişe maske takmaya, el temizliğinin nasıl yapılacağı ile ilgili yayınlar ve videolar seyretmeye başladık. Televizyonlarda dini programlar bir anda yerini salgınla ilgili programlara, din adamları ise yerlerini tıp ve sağlık çalışanlarına terk etti. Psikolojinin yerlerde süründüğü demlerde sanatçıların yerini doldurmaya çalışan akademisyen ve sağlık çalışanları sahne aldı. Onların ulaşamadığı yerlerde belediye bandoları devreye girdi, müzik ziyafeti çektiler halka. Ağır hastalık geçirenler ve kurtulanlar yanında aramızdan ayrılanlar oldu; geride boşluk bıraktılar ama o boşluğa derhal mezarları ve hatıraları yerleşti. Mezarlar ziyaret edilmesi gereken yerler listesinden çıkarıldı ve cenaze sahipleri dahi törenlere katılamadı bir müddet, cenaze namazları uzaktan kılındı. Tedbirler bir anda kuvvetli sağanak gibi indi, ancak zamanla yerini yer yer yağışlı ve parçalı bulutlu havaya bıraktı. Şehir insanının hayatında çok da dikkate alınmayan güneş pencerelerden ve balkonlardan yakalanmaya çalışıldı; balkonlar ve bazen de çatılar mesken tutuldu. Müstakil ve bahçeli ev hayali insanları ilerisi için bir müddet motive etti. Tedbirler bağlamında alınan kararlar doğrultusunda işyerlerini bir müddet açamayanlar, keseden yiyenler, iflas edenler, işini kaybedenler ve belki de intihar edenler oldu, fakat çoğu görülmedi ve duyulmadı. Okullar, yurtlar, camiler, lokantalar, kahvehaneler, sinemalar, tiyatrolar, müzeler, berberler, AVM’ler kapandı. Servis aracını çıkaramayanlar, düğünlerini yapamayanlar, pikniğe gidemeyenler, pazara ve seyahata çıkamayanlar, hatta evinden çıkamayanlar ve daha niceleri görüldü. Evler dolu olduğu için hırsızlar rızıklanamadılar. Hapishaneler tıklım tıklım dolu olduğu için tahliyeler gerçekleşti. Dile getirilen ya da getirilemeyen olumsuzluklara ve gelişmelere mukabil önü açılan ve kâr eden sektörler oldu, yeni ticaret alanları oluştu. Daha önce omuzbaşlarının birbirine değmesi hususunda uyarılan cemaat bu defa bir buçuk metre uzaklaşmaları konusunda tembihlendi ve hatta bu hususta camilerde tartışmalar yaşandı. Kendi kendini traş eden de, hane halkından yardım isteyen de, hayatta kimseye yük olmam deyip saçını sakalını uzatanlar da görüldü. Dersler, toplantılar ve sınavlar uzaktan yapılmaya başlandı; yadırgayan da oldu alışan, hatta “bu düzen iyi düzen böyle devam etsin” diyen de. Okulların ve dershanelerin kapanması bazı öğrenci ve velileri sevindirirken bazılarını da üzdü. Hayat eve sığar uygulamaları çerçevesinde evinden çıkamayan anne-babalarla çocuklar ve eşler arasında kavgalar çıktığından söz edildi. Bilhassa erkek mağduriyetine dair trajikomik videolar yayınlandı. Cuma namazları sınırlı bir cemaat tarafından farz-ı kifaye gibi temsili olarak kılındı. Tahmin etmediğimiz ve daha önce yaşamadığımız hadiseler karşısında bir müddet şaşkınlık yaşadık. Şaşkınlığı korku ve endişe takip etti, akabinde şüpheler oluştu. Bir ara ne olacaksa olsun noktasına geldi insanlar, fakat şüphe de endişe de korku da hâlâ terk etmedi sokaklarımızı, evlerimizi ve dünyamızı. Virüsten ilk ölüm gerçekleştiğinde bakanın sesi titrerken bizim de gözümüzden yaş gelmişti. Acı zamanla yerini istatistiki bilgiye bıraktı, dünyadaki ölümler dakika dakika televizyon, bilgisayar ve telefon ekranlarına düştü. Şimdilerde neredeyse her gün bir uçağın düştüğü ve hiç kurtulanın olmadığı bir durumu yaşıyoruz, ancak artık ölümler sayı ve grafik dışında pek birşey ifade etmiyor çoğumuza. Ünlüler ve ünsüzler, zenginler ve fakirler hep aynı adrese uğurlanıyor; mezarlığa. Ölüm herşeyi eşitlemeye çalışıyor sanki. Başka bir eşitleme ya da düzleme gayreti içinde olan depremler ve selleri gördük. Onlar da kendilerince birşeyleri düzlediler ve tesviye yaptılar; çoğumuz virüsün tahribatına dalıp gittiğimizden, depremi ve seli yaşayanlar hariç olanları unuttuk gittik. Bir de bilmem kaç milyar kişinin hastalanmasına ve kaç milyon kişinin ölümüne sebep olan virüsü hassas terazilerde tartmaya çalışanlar olduğundan, fakat terazinin ibresinin yerinden hiç oynamadığından söz edildi. Terazi mi sıkleti çekemedi sıklet mi teraziye hafif geldi anlamadık. Bir bebeğin doğumunu andıran bir sürede garip duygular yaşadık, zaman dondu desek akışına devam etti, ama farklı biçimde. Yaşanmadı desek yaşandı, yaşandı desek yaşanmadı; bir garip hâl çıktı ortaya. Futboldaki gibi zamanı durduramıyoruz, geriye de saramıyoruz, oynanmayan dakikaları ilave de edemiyoruz; tahsilat da yapamıyoruz mahsuplaşma da. İşin içinden çıkamıyoruz, biz en iyisi mi 2020 yılı sıvışıp gitti ya da say ki bu yıl dut olmadı diyelim hikâyedeki gibi de kurtulalım bu açmazdan.
Hikâye, yaptıkları dut pekmezini küplere koyup bu küpleri de komşularından aldıkları eşeğe yükleyerek çevredeki köylere götürüp buğday ile takas yapmak isteyen Erzincan’ın bir köyünden Ermeni bir ailenin karşılaştığı dramatik öykü. Erkek muhtemelen İstanbul’a para kazanmaya gitmiş ya da ölmüş, zira hiç bahsi geçmiyor. Evin kadını ise iki oğlu ve bir kızıyla köyde kalıp yalın ayak başı kabak türünden ırmaktan tuttuğu ve ırmak kenarından topladığı odunları ihtiyaç sahiplerine götürerek buğday ile takas etmeye ve çocuklarının karnını doyurmaya çalışan birisi. Aile, daha doğrusu kadın, yetiştirdikleri üzümü, cevizi, kuru dutu, kuru kayısıyı, pekmezi yemeyip ve çocuklarına da yedirmeyip etraftaki köylere götürerek buğday ile değişmek niyetinde; bu görev, küçük de olsa oğlana ait. Kadın oğlunu: “sakın peynir ve yağ ile takas etme, mutlaka buğday iste, yoksa kışın ne yiyeceğiz?” diye tembihliyor. Küpler güç bela heybeye konulduktan sonra eşek önde oğlan arkada ırmak üzerindeki köprüye geliyorlar. Köprüden geçiş ücreti için para yok oğlanda, ancak yaşlı bekçi çocuğun hâline acıyor ve geçmelerine müsaade ediyor. Eşek önde oğlan arkada dağa doğru tırmanmaya başlıyorlar. Eşek sanki günlerce aç kalmış, kıtlıktan çıkmış gibi yol kenarında bulduğu taze ve kuru otları, dikenleri yiye yiye bir vadinin kenarına kadar geliyor. Yolun alt kısmındaki otlara uzanmak isterken toprak kayıyor ve ayakları tutunamayarak vadiden aşağıya, üzerindeki küplerle birlikte yuvarlanmaya başlıyor. Küpler kırılıyor, pekmez dökülüyor, semer parçalanıyor ve eşek ölüyor. Oğlan güç bela vadiye kadar iniyor; eşeğin, semerin, küplerin ve pekmezin vaziyetini görüp ağlamaya başlıyor. Bir yıllık emek gitmiş, küpler kırılmış, ödünç aldıkları eşek ölmüş ve takasla almayı hayal ettiği buğdaylar serap misali kaybolmuştur. Kazançlarının ve emeklerinin yitirilmesi yanında önlerindeki yılda yiyecekleri ekmeklerini de kaybetmişlerdir. Yoldan geçen birisi vaziyeti görüyor ve oğlanın yanına geliyor. Ona ağlamamasını, bir felaket olduğunu ancak kendisinin bir suçu olmadığını falan söylüyor. Oğlan adama, eşek ne olacak dedikçe o, yüz kuruş edecek eşeğin yarı parasını verdikleri takdirde eşeğin sahibinin bunu anlayışla karşılayacağını; pekmez ne olacak dedikçe de say ki bu yıl dut olmadı diyerek oğlanı teskin etmeye çalışıyor. Köprüden geçmek için parası olmayan birisine eşeğin yarı fiyatını ödetmek, bir yıllık emeğini ve gelecek umudunu kaybeden birisine say ki bu yıl dut olmadı demek nasıl bir şeydir bilinmez, ancak bu sözler meseleyi çözmese de ertelemeyi hedef alan psikolojik bir yardım aslında.
İnsan bazen kaybettiğine bazen de kazanamadığına üzülür. Kayıp kayıptır sonuçta, ama her iki kaybın mahiyeti de üzüntüsü de aynı değil ve olmamalı da. Çünkü birisinde elde olan kaybedilmiştir, ötekisinde ise henüz ele geçmeyen, fakat gelin görün ki, çoğu hâlde kazanılmayanın kaybedilmesi daha fazla tesir eder insana. Hayalleri yıkılır insanın, pişmanlık ve suçluluk duygusu çepeçevre sarar ruhunu ve kör bir girdabın içinde döner durur günlerce, haftalarca, aylarca… Ele geçmeyenin kaybedilmesi diye bir şey olmaz diyesi gelir insanın, fakat zihin ve gönül öyle yapmaz hesabını. Elimizde olanı, yani 2020 yılını kaybettiğimizi düşünebilir ve bunu bir şekilde ister ömrün zekâtı isterse eğitim zayiatı olarak envantere kaydedebiliriz. Peki, henüz ele geçmemiş olanın kaybedilme endişesine ne diyeceğiz? 2021 ile ilgili olarak ne düşüneceğiz? Acaba peşpeşe zekât tahsilatı olur mu hayatımızdan?
Kuru canımızı ve emanetimizi Allah’ın izniyle buraya kadar getirmişsek ve bir sonraki yıla taşıyorsak, umudumuzu da devam ettirmek zorundayız. İlginçtir, 2021 rakamını şeklen ortadan ikiye böldüğümüzde 20 ve 21 ardışık sayılarını elde ederiz. Bu da tekerin döndüğünü ve saatin işlediğini gösterir bize, yani yirmiden sonra yirmi bir, yirmi iki, yirmi üç ... 2020 yerinde sayan veya takılıp kalan bir duruma işaret ediyordu; yirmi yirmi diye diye durup duruyordu pili biten saatin yelkovanı gibi. Saat ilerlemese de zaman işliyor, güneş doğup batıyor, mevsimler gelip geçiyor ve hayat devam ediyor, yani hepten de durmadı aslında. Hayat devam ediyorsa umut devam ediyor, umut devam ediyorsa hayat devam ediyor demektir. Durumumuz bu aslında ve biz hüznün kapısını kapatırken umudun kapısını aralıyoruz şimdi. Hesaplarımızı gözden geçirecek, hasar tespiti yapacak, faturalarımızı kesecek, durumumuzu değerlendirecek ve önümüzdeki yıl ile ilgili yeni planlar düşüneceğiz inşallah. Say ki bu yıl dut olmadı diyen adam gibi say ki 2020 hiç yaşanmadı, say ki 2020 sıvıştı gitti ömrümüzden diyeceğiz ve şu beyiti dillendireceğiz:
“Açılır baht u talihim böyle yatıp yatmaz ya,
Sebepler halkeder Allah kerem bâbın kapatmaz ya.”
Miladi üçüncü binin yirmi birinci yılının hepimize uğurlar getirmesini, uğurlamak üzere olduğumuz 2020 yılının buruk hatırasının insani yanımızın gelişmesine önayak olmasını, birlik ve beraberliğimizi güçlendirmesini, sabrımızın sonucunun bizleri selamete eriştirmesini, zekât ile temizlenen ve bereketlenen mallar gibi ömrümüzün bereketlenmesine ve sadeleşmesine katkıda bulunmasını, üzerimizdeki kara bulutların dağılıp yerlerini yağmur bulutlarına terketmesini ve bu sürecin sadece su konusunda değil her türlü israftan vazgeçmemize vesile olmasını niyaz eylerim. Sağlıklı, huzurlu, umudu bol hayırlı ömürler ve bereketli bir yıl dilerim hepinize.
Selametle kalın Kıymetli Dostlar…

Bu yazıyı paylaş      Sayfayı yazdır    
  YORUMUNUZU YAZIN
Isminiz
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
 
  
Açiklama :

Yorum yazarken lütfen küfür, hakaret ve suç unsuru teskil edecek ifadeler kullanmayiniz. Bu tür yorumlar editörlerimiz tarafindan onaylanmamaktadir.

  
  
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
  
YAZARLAR Tüm Yazarlar
İsmail Dursun Kuzucu
Erol Serkan Kılıç
Yener Kazan
MESUT ARLIER
Hakan Öztürk
  
 E-GAZETE E-Gazete Arşiv
  21 Nisan 2021 Çarşamba
  
  
 ÇOK OKUNANLAR  
  
 
Sitemizden yararlanırken gizlilik ilkelerini okumanızı tavsiye ederiz.
İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tüm hakları saklıdır. 2010 - Tasarım ve kodlama :kergisi
Tel : 0318 224 34 34  -  E-mail : bilgi@kalehaber.net