08 Ağustos 2022 Pazartesi
 
ANA SAYFA   KIRIKKALE WEB TV  
Haber Ara  
 
4 Ayda Bin 217 Aile Ziyaret Edildi
4 Ayda Bin 217 Aile Ziyaret Edildi
Eski İmam Hayatını Kaybetti
Eski İmam Hayatını Kaybetti
Dünyayı Harekete Geçmeye Çağırıyoruz
Dünyayı Harekete Geçmeye Çağırıyoruz
Çakır Kırıkkalespor'da
Çakır Kırıkkalespor'da
  YAZARLARIMIZ
YAVAŞLAMAK
18 Mayıs 2021 Salı Bu yazı 7135 kez okunmuştur.
 
  
Yazı boyutu : 13 Punto 15 Punto 17 Punto 19 Punto

 

Yazmayalı epey olduğunun farkındayım, ancak ondan da önemlisi kişisel gelişimim ve bilgimin artması hususunda dişe dokunur birşeyler okuyamamış olmama üzülüyorum. Gerçi birileri çıkıp da: “Okusan ne olacak, sanki okuyanlar ne yapıyorlar ki?” dese, ne cevap vereceğimi de bilmiyorum. Dolayısıyla dostlar, zamanın hızlandığını ya da zamanın yetmediğini şikâyet edenler kervanına ben de katılıp gidiyorum.

Geçen günlerin ömrümü tükettiğinin ve beni bekleyen sona doğru adım adım ilerlediğimin ayırdında olduğumdan mıdır ya da hep birlikte yaşadığımız ve geçirdiğimiz günlerin oluşturduğu kasvetli hava yüzünden midir bilmiyorum, benim de tadım tuzum kalmadı dostlar. Ölüm meleği kapımızı çaldı ve sevdiklerimizi alıp götürdü aramızdan, Allah rahmet eylesin gidenlere. Zamanın hızlanmasına bağlı olsa gerek, kapımız sık sık çalınmaya başlandı, Allah sonumuzu hayreylesin.

Geçen yıl bu ay “Dinlenmek” başlıklı yine uzun bir yazı yazmışım ve dinlemeyi, dinlenmeyi ve diklenmemeyi tavsiye etmişim kendime. Herhalde tavsiyeme uymadığımı düşünüyorum ki, durmayı ve dinlenmeyi başaramadığım için bu defa hiç olmazsa yavaşlamayı gündemime alayım istedim.

Zannediyorum hepimiz şikayetçiyiz zamanın hızlanmasından, çoğu şeye yetişememekten. Nedense, hem şikayet ediyor hem de zamana ayak uydurabilmek uğruna elimizden geleni ardımıza koymuyoruz, aynen kendi düğününde ağlayan gelinin: “Hem ağlarım hem giderim” dediği gibi bir döngünün içindeyiz.

Zamanı, akan bir dereye veya ırmağa benzetirsem zannımca yanlış yapmamış olurum. Dere veya ırmak kenarına gitmeyeli ne kadar oldu bilmiyorum, ancak muhtemelen dereler ve ırmaklar sürekli bir yerlere ulaşma telaşıyla aynı hızla akıyorlardır. Derelerdeki suların en hızlı akan kısımları orta kısımları diye biliyorum, belki de en derin kısımları da oraları. Kenarlara geldikçe derinlik azaldığı gibi suyun akış hızı da düşer. Hatta içeriye sokulan öyle girintiler vardır ki sanki su oralarda akmaz, yavaşlar ve bir miktar soluklanmak, durmak ister. Kim bilir nasıl yorulmuştur mübarek. Bazen dönengi dediğimiz girdaplar suyu olduğu yerde tutar da bir yere göndermez. Zaman da aslında böyle bir şey, bir tarafı hızlı akıyor, bir yanı yavaştan alıyor işi. Acaba diyorum, Ramazan ayı da yılın diğer on bir ayına kıyasla aslında durup düşünmemiz, yavaşlamamız gereken bir ay mıdır? Bu soruyu ilginçtir ay biterken gündeme alıyorum, yani yine yetişemedim, yine geç kaldım.

Kendimi hem eskiçağı, hem ortaçağı hem de modern zamanları yaşayan birisi olarak görmüşümdür, bu anlamda da kendimi hep şanslı hissetmişimdir. Sabanı da, tırpanı da, orağı da, öküzü de, kağnıyı da, patozu da gördüm. Çamaşır kilini de, baş kilini de, sabunu da, şampuanı da, duş jelini de gördüm. Kum ile, kil ile, kül ile, toz ve sıvı deterjan ile bulaşık yıkandığını da, bulaşık makinesini de, bulaşık çıkmasın diye hazır gıdayı da, ye at türünden plastik malzemeyi de gördüm. Ocağı da, tandırı da, sacı da, fırını da gördüm. Mangalı da, sobayı da, kaloriferi de, kazanı da, leğeni de, şofbeni de, küveti de, jakuziyi de gördüm. Çırayı da, idareyi de, gaz lambasını da mumu da, lüksü de, ampulü de gördüm. Derede, ırmakta, pınarda, leğende, merdaneli ve tam otomatik çamaşır makinesinde çamaşır yıkandığını da gördüm. Deliklerinden rüzgarın, börtü böceğin ve ışığın geçtiği ya da kara suvakla, çamurla sıvanmış; kireçle, plastik boyayla ve yağlı boyayla boyanmış; alçıyla, kağıtla kapatılmış, buzlu veya şeffaf camla ayrılmış duvarları da gördüm. Bu örnekleri hemen her alanda çoğaltmak mümkün elbette.

Çocukluğumu ve gençliğimi hatırlıyorum da, yürürdük, sürekli yürürdük ve bazen de koşmak zorunda kalırdık. Şanslı olanlar eşeği bulunan ve eşeğin heybesinde, semerinde ya da arka kısmında kendine yer bulabilenlerdi. Yürürken havanın soğuk ya da sıcaklığını ve rüzgarı hisseder; yoldaki sıçan ya da yılan deliklerini görür; kösnü/köstebek yumrularını, tümseklerini fark eder; cırcır böceğinin ya da bülbülün kanaryanın sesini işitir, gündüzleri karganın akşam karanlığında ise baykuşun o kaba sesiyle irkilir; sığır kuyruğu, tavşan kulağı, çömçe, geven/keven, çoban yastığı, deve dikeni, cırnak, ebegümeci, tekesakalı, yemlik, topuz dikeni, bıtırak dikeni, domuz dikeni, burgacan dikeni, kuşburnu, aluç, bük/böğürtlen, ahududu, it üzümü, çiğdem, nevruz/navrız, papatya, gelincik/kırmızı lale, sormalık, süsen, mantar, adaçayı, Ebu Cehil karpuzu/eşek hıyarı/acıkelek/acıkavun gibi adını sayamadığım daha birçok bitkileri görür; karıncaların katarını, yuvalarını, yine bok böceklerinin önlerine alıp da yuvarladıkları malzemelerini seyreder; bir çeşme ya da kuyu başında, pınarda dinlenir, soluklanır ve serinler ya da çaydan akmakta olan suyun üzerindeki börtü böceği veya ağaç kırıntılarını elimizle iteler ve yere yüzü koyun uzanarak o sudan içerdik. Bir saat veya daha uzun süre yürüdükten sonra ya bağ bellemek ve çapalamak, ya bahçenin bostanın otunu vurmak ve sulamak, ya da arpa ve buğday biçme işine girişir, bunları yaparken kendimizi de yılan ve akrep gibi zararlılardan korumuya özen gösterirdik. Kirpi, tosbağa, keklik, tavşan gibi bize bir zararı dokunmayacağını düşündüğümüz mahlukatı kovalar, onlarla oynamaya çalışırdık. Göyneğimiz bazen zerdali, kayısı, kiraz, erik gibi ağaçlardan inerken, bazen de iğde ve çalı gibi bitkilerin yanından geçerken yırtılırdı. Başımızı güneşten korumak için mendilimizin dört ucunu düğümler ve suda ıslatarak başımıza özenle yerleştirirdik. Ayağımızda ya soğukkuyu lastiği ya da naylon ayakkabı olur; dikeni de, taşı da, soğuğu da, sıcağı da iliğimize kadar hissetmemize yardım ederdi.

Geldiğim son noktada zamanın gerçekten hızlandığını düşünmekle birlikte, aslında bunu bir olumsuzluk olarak kabul ediyorsak, bunun müsebbibinin zaman değil kendimiz, yani insanoğlu olduğunu düşünüyorum. Topluca köylerimizi terk edip de şehirlere doluşmasaydık eğer, zaman bazılarımız için hızlı bazılarımız için de yavaştan akmaya devam edecekti ve bir denge kurabilecektik, ancak şimdi ortada denge kurabileceğimiz bir ortam da kalmadı. Sabaha, horozun ötüşüyle, ezanla ya da gün ışığıyla değil; kurulmuş olan saatlerin zilleriyle uyanıyoruz. Hepimiz hızlı koşmak zorunda hissediyoruz kendimizi; zira otobüs, metro, tren, uçak kaçacak; bankolardan geçemeyeceğiz, sözleşme olmayacak, mahkemede kaybedeceğiz, ceza yiyeceğiz, aç kalacağız, itibarsızlaşacağız, yalnız kalacağız vesaire… Biz koşmasak belki kimse koşmayacak, ancak nedense koşmazsak geride kalacağımızı ve kaybedeceğimizi zannediyoruz. Halbuki kaybedenler koşanlar, çünkü arkalarında neyi bıraktıklarını bilmeden koşuyorlar ve âdeta yaşamıyor gibi yaşıyorlar ya da yaşadıklarını zannediyorlar.

Trafiğe çoğu kere toplum hayatımızı gözönünde tutarak bakıyorum. Bazıları kendilerini çok önemli görüyorlar, hatta vazgeçilmez hissediyorlar bir anlamda. Aslında en akıllılarımız onlar, saygı gösterilmesi ve anlayışla karşılanması gerekenler yani. Bazen lüks bir jeeple, bazen çakarlı arabayla, bazen yumurtacı arabası ya da boyacı arabası dediğim ticari bir araçla, bazen Şahin veya Doğan ya da Doğan görünümünde Şahin marka araçla, bazen ayakları yan basan ve sanki karnı yere değecekmiş gibi burnu yere sürttü sürtecek denilen ve önünde ve ardında BMW harfleri bulunan otomobille, bazen de içiçe geçmiş dört tane sıfırın ve kesişme noktası cehalet olan lüks bir otomobilin içinde görüyorum onları. Nedense önünde ve ardında yıldız işareti olanların sürücüleri  daha bir dikkatli, daha bir nazik ve daha bir kurallara uygun davranıyorlar. Alt yapısını hazırlamadan, mesleğin inceliklerini öğrenmeden ve kültürünü edinmeden bir anda zengin olmak isteyenler gibi, trafikte makas atanlar, bir şeritten öbürüne geçenleri gördükçe üzülüyorum. Lüks araçlara binmeyi haketmeden binenleri, sigarasını ya da elindeki içecek kutusunu veya peçetesini yola bırakanları gördükçe kahroluyorum ve adam olmamız için daha çok fırın ekmek yememiz gerektiğini düşünüyorum.

Dostlar, bu dünyadan bir kez geçeceğiz, tekrarı yok yani. Bir daha geri dönelim ve görmediklerimizi görelim, yaşamadığımız zamanları yaşayalım, kırıp döktüklerimizi tamir edelim, gönülleri alalım ve hatta bir yere bağlı kalmayıp tüm dünyayı dolaşalım diyeceğimiz bir hakkımız bulunmuyor. “Ne ekersen elinle o gelecek seninle”, “kim ne eder, kendine” sözlerine kulak vermek lazım. İnsanoğlu geçtiği bir yoldan dönüp bir daha geçmek ister mi istemez mi bilmiyorum, ancak kimse geçtiği bir yoldan bir daha geçmeye fırsat bulamadan geçip gidiyor bu dünyadan.

Şimdi konforlu ve klimalı arabalarımızda camlarımız kapalı bir vaziyette rüzgarı ve dışarıdaki sesleri duymadan, sıçan ve yılan delikleri ile etraftaki bitkileri ve karınca ya da turna katarlarını görmeden, kendi hayallerimiz, pişmanlıklarımız ve umutlarımız içinde seyahat ediyoruz, ancak kopuk ve duyarsız bir biçimde. Ve yaşadığımızı zannediyoruz yaşamayarak. Ne yağmurun, ne seher vaktinde öten bülbül ve kanaryanın, ne geceleri öten ibibik kuşunun ve baykuşun, ne açın ne de bir dilencinin sesine; ne köpek havlamasına ne kurt ulumasına, ne horozun ötüşüne, ne bir hastanın inlemesine tahammülümüz kaldı. O kadar bencilleştik, o kadar duygusuzlaştık, o kadar yalnızlaştık ki, bunu bir şekilde geri döndürmemiz lazım. Aksi halde yolun sonu görünüyor.

Bir ömür kadar değerli bir geceyi geride bıraktık, farkında olduk ya da olmadık. Çok önemli bir ayı geride bırakmak üzereyiz, yaşadık ya da yaşamadık. Dünyaya gelmemize, doymamıza, büyümemize vesile olan analarımıza ait kutlu bir günün içindeyiz, analarımızı ziyaret edip elini öpüp hayır duasını aldık almadık veya ruhlarına birşeyler okuyup okumadık ya da onlar adına hayır ve hasenatta bulunduk bulunmadık. Ömrümüzün sonuna yaklaşıyoruz veya yaklaştık, farkındayız ya da değiliz. Yaşadığımızın farkında olursak birşeyler yapabilme şansımız var aslında ya da yaşamadığımızın farkına varırsak desem daha mı doğru olur bilmiyorum. Kafam karışık.

Şimdiden Ramazan Bayramınızı tebrik eder; sağlıklı, huzurlu, umutlu ve hayırlı ömürler dilerim hepinize Kıymetli Dostlar. Giden gitti, gelecekse gelir mi bilinmez. O sebeple yaşamaya ve zevk almaya, inşa ve imar etmeye devam…

Yine uzun oldu, özür diliyorum.

Bu yazıyı paylaş      Sayfayı yazdır    
  YORUMUNUZU YAZIN
Isminiz
Yorumunuz
Güvenlik Kodu
 
  
Açiklama :

Yorum yazarken lütfen küfür, hakaret ve suç unsuru teskil edecek ifadeler kullanmayiniz. Bu tür yorumlar editörlerimiz tarafindan onaylanmamaktadir.

  
  
  YAZARIN DİĞER YAZILARI
  
YAZARLAR Tüm Yazarlar
Yener KAZAN
Hüseyin GÜNEY
Ahmet ULUSOY
Sadettin KARALÖK
Rabia Saylam TAŞDEMİR
Dede BULUT
Başar ÖZDEMİR
ÜLKÜ'CE
  
 E-GAZETE E-Gazete Arşiv
  07 Ağustos 2022 Pazar
  
  
 ÇOK OKUNANLAR  
  
 
Sitemizden yararlanırken gizlilik ilkelerini okumanızı tavsiye ederiz.
İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tüm hakları saklıdır. 2010 - Tasarım ve kodlama :kergisi
Tel : 0318 224 34 34  -  E-mail : bilgi@kalehaber.net