Geçmişten günümüze yaşanış şekliyle bir kültür haline gelen Ramazan-ı Şerifimize kavuştuğumuz andan itibaren manevi huzuru, ulviyeti, bereketi bambaşkadır bizler için…

Bu mübarek ayda Hakk Teâlâ bizlere oruç tutmamızı emrederken neleri de kati surette yapmamız ve yapmamamız gerektiğini, bu ibadetin nazariyatında nasıl kabul olunabileceğini de bildirmiştir.

Bu hususla ilgili araştırma yaparken internet ortamında dolaşan anonim güzel bir yazı ilişti gözüme ve sizlerle paylaşmak istedim…

RAMAZAN; evde 20 tabaktan oluşan iftar yemeğine, “Peygamberimizin sünneti” diye hurmayla başlamak değildir.

RAMAZAN; bir köyü doyuracak kadar yemek yedikten sonra, namazda zorlanmamak için içilen maden suyu da değildir.

Zira RAMAZAN; gündüz aç kalmanın, akşam intikamını almak da değildir.

RAMAZAN; akşama kadar her kalbi kırıp, her hakka girdikten sonra, iftardan az önce Nihavent Makamında İlahiler dinlediğiniz için tüm günahlarınızın bakiyeden otomatik silindiği bir ay da değildir.

RAMAZAN; Şaban ayında 1,5 milyon TL’ye cip alıp ‘Kuzum bu sene zekât veremeyeceğiz biraz borca girdik de…’ diye durumu kurtarabileceğiniz bir ay da değildir.

RAMAZAN; akşama kadar 85 milyonun, hatta 1 günlük kedi yavrularının dahi hakkını yedikten sonra, iftarda ”Güllaç torbasındaki kırıntıları da balkona dökelim inşallah sevaptır” dediğiniz için ahirette sorgu sualde size torpil sağlayacak bir ay da değildir.

Çünkü Ramazan, farklılığını güllaç torbasından alan bir ay değildir…

RAMAZAN; Ramazan şerbeti değil, Hacivat-Karagöz oyunları değil, Hz. Yusuf dizisi değil, Oruç Baba Türbesi önünden son 2 dakika yayına giren uhrevi bir alem değildir.

RAMAZAN; 11 ay boyunca ‘Aç mısın bir ihtiyacın var mı?’ diye sormadığın bir adamı, ‘Oruç musun?’ diye sorgulamak değildir.

RAMAZAN; mahallede 1 ay boyunca oruç tutmayanları değil, 12 ay boyunca aç kalanları araştırıp bulmanızı öğreten bir aydır.

RAMAZAN; Instagram’da iftar storileri değil, fakir fukara ile ekmeğini paylaşmaktır.

RAMAZAN; İhtiyaçlarını alamadığı çocuğunun, gözüne bakan gariban babanın yüzünü güldürmektir. Kapısının önüne zarf koyup kaybolmaktır…

RAMAZAN, Karun gibi zengin olmuşlarla değil, uzun yıllar kıt kanaat yaşamaktan sefaleti kanıksamış bir gariban bulup, iftarda onunla birlikte ezanı beklemektir.

RAMAZAN; şekersiz sakız çiğneyince değil, ‘gıybet ederek insan eti yiyince’ orucunuzun bozulduğu konusunda endişe etmeniz gereken bir aydır!

RAMAZAN; sadakadır, zekattır, Kur’an’dır, namazdır…

RAMAZAN; Aranızda Muhammed kim?’ denilecek kadar sade yaşamış bir Nebinin (sav)”Aişe etleri dağıttın mı?” diye sormadan sofraya oturmadığı bir aydır.

  * * *

Yani RAMAZAN; Yüce Allah’ın bizlere buyurduğu emirlerine ne şekilde hassas yaklaştığımızı, nasıl eda ettiğimizi, O'na olan sevgimizde ne kadar gerçekçi olabildiğimizi, orucun muhtevasının açlıktan çok daha öte olduğunu bilmemizi istediği uhrevi bir aydır.

Bizim yeme içmeyi bırakıp aç kalmamıza O'nun ihtiyacı olmadığının farkına varmamızı istediği mübarek bir aydır.

Ne mutlu böyle mübarek günlerin hikmetiyle kendini yenileyebilenlere…
Ne mutlu böyle mübarek günlerimizin vesilesiyle geçekleri görebilenlere...

RAMAZAN-I ŞERİFİMİZ MÜBAREK OLA...